Arşiv

Posts Tagged ‘kavga’

Kırbaç vs. Zincir

Ocak 19, 2011 1 yorum

Evimizin arkasında ve sol tarafında tarlalar vardı, arka kısımdaki tarla bana çok büyük görünürdü. Sol tarafındaki tarla ise ondan çok daha büyüktü, o zamanlar sonsuz bir büyüklükteydi benim için. O zamanlar yaramaz bir çocuktum.

Büyüdüğüm yerde ne deniz vardı ne de göl, büyük olmak kavramı sol taraftaki tarlaydı benim için, denize yazılmış şiirleri okuduğumda orada geçen maviyi kahverengiye, dalgayı sürülmüşe çevirirdim içimden, şiir tarlaya yazılmış olurdu böylece.

Sonbaharda, ekinler toplandıktan hemen sonra, yer olabildiğince sarı, gök olabildiğince lacivert olurdu, griyle karışık…  Ve şimşekler çakardı tarlanın ufkunda, o renklere bir de parlamalar eklenirdi, geçer tarlanın başında ufka bakardım, rüzgar bana ıslanmış toprak kokusunu getirirdi, uçsuz bucaksız bir tarladan yayılacak o toprak kokusu, üstelik anız yakılmamış… Yağmur başlayana kadar dalar giderdim kahverengi ve sürülmüş denizimde, o günlerden sonra bir daha o derece net odaklanma yaşayamadım.

Kışın kar yağdığında da tarlaya koşardım, yazın kertenkele yakalamak için de… Çoçuklukla ilgili anılarım hep o tarla ile ilgilidir, bilinçaltımda bir mekandır benim için tarla, çok gerginken ya da bir şeylere çok kızmışken kapatır gözümü yine o tarlaya koşarım, mevsimim genelde sonbahar olur, anızların üzerine yağmur yağar benim için hatta şimşekler bile çaktırırım ancak o serin rüzgarı ve o rüzgarın getirdiği toprak kokusunu alamam. Hayalimde o mekana çok kaçmamaya çalışıyorum zira artık o mekan gerçekte yok, çok kullanıp bugünleştirmek, eskitmek istemiyorum. Çocukluğun saflığında ve gerçeküstülüğünde bir yer orası, büyük aklımla değiştirmek istemiyorum.

Gerçekte o tarlaya binalar yapıldı ve ben büyük aklımla bile o tarla için defalarca gözyaşı döktüm, çocukluğuma beton bloklar dikiyorlardı, binalar tamamlandıktan sonra o sokaklarda çok az gezdim, gittiğimde hep izler aradım tarladan, çocukluğumdan, bulabildiklerim canımı çok daha fazla acıttı.

Çocukluğumu geçirdiğim yerler büyük oranda değişmiş olsa bile ben o çocukluğu doğada yaşayabildim, doğanın bir döngüsü olduğunu ve insanların da o döngünün basit bir parçası olduğunu öğrendim, tarla sayesinde.

Ve sonra büyüdüm, bugün farkediyorum ki bir çocuk için en tehlikeli şeydir büyümek.

-”Hepsini ağzına sok şimdi, sesini de çıkarma!”

Ortaokula yeni başlamış ya da başlayacak yaştayım, mahalleler arasında büyük rekabet var ve silahlanıyoruz, silahlarımız ağırlıklı olarak boncuklu tabancalarımız, o zamanlarda çok kaliteli boncuklu silahlar üretiyorlar, bazılarını elinize almadan gerçek olup olmadığını ayırt edemiyorsunuz, bizim mahallenin ordusunun da buna benzer çok sayıda silahı  ve onları kullanan küçücük askerleri var, en büyük düşmanımız yukarı mahalle, yaş ortalamaları büyük ama sayıları az, sonsuz büyüklükteki tarlanın sahibi olmak için savaşıyoruz. Birbirimizi basıp duruyoruz; burada amaç ganimeti ele geçirmek, ganimet çoğu zaman mühimmat. Ganimet ve mühimmat gizli depolarda saklanır. Her ordunun gizli bir deposu var, bizimki arka tarla ile bina bahçesinin buluştuğu yerdeki tellerin dibine açılmış bir çukurda.

Birkaç gün önce çatışmada kazandığımız mühimmatı saklamak üzere depoya hava karardıktan sonra gidiyorum, üst mahallenin komutanları orada pusuya yatmış, depoyu bir türlü bulamamışlar, beni bekliyorlar, ben oraya vardığımda bir anda ortaya çıkıp beni yere yatırıyorlar, tarlanın kahverengi toprağı ağzıma giriyor, o tat hala aklımdadır, biri Smith Wesson’u dudaklarıma dayıyor ve yukarıdaki komutu veriyor, dizlerimin üzerine doğruluyorum hepsini ağzıma sokmuyorum ama hatırı sayılır oranda alıyorum, bir diğeri keleşi kulağıma bir yere gelecek şekilde nişanlamış, diğeri gözüme falan filan. Hepsi son derece heyecanlı ve düşmanca duygularla bana hedef almışlar, suratlarında çocuk olmalarına rağmen belirli bir yırtıcılık oluşmuş, gözler parlıyor. Depoyu yağmalamaya başlıyorlar, sinirden ve çaresizlikten dolayı gözlerimden yaş geliyor, birkaç sene önce saklambaç oynadığımız çocuklar bugün Simith Wesson’ ı ağzıma vermiş durumda, büyümüşüz, erkek olmuşuz ya savaşıyoruz…

Yağma bittikten sonra ağzımdaki silahın tetiğini çekiyor , boğuk bir ses duyuyorum ve kendimi yere atıyorum, ağzımdaki silah boncuğu atmamış ancak bunlar kaçmaya başlamışken üzerime sıkıp sıkıp uzaklaşıyorlar, her sıkıştaki zıplayışlarını görüyorum, her zıpladıklarında ganimetleri olan boncuklar yere saçılıyor, yerde sürünürken kendi silahımı çıkartıyorum, yere kapaklanmış şekilde kör atış yapıyorum, uzaklaşmakta olan bir hemen geri dönüyor, koşup bana bir tekme atıyor ve silahımı da elimden alıp kaçıyor sonra ortadan kayboluyorlar. Yediğim boncukların acısını hissetmeye başlıyorum ancak akmaya başlamış olan gözyaşlarım bundan değil.

Baskının sonrasındaki olaylar çok daha vahşi, o yaşlarda  bana bunu yapan çocukları pusuya düşürüp Smith Wesson’lu çocuğa bisiklet zincirleriyle giriştiğimi çok net hatırlıyorum. Çocuğun abisi olay yerine koşup elimdeki zinciri alıp beni onunla kovalayana kadar ben karşımdakinin boynunda, kolunda ve kafasının yan taraflarında kan akıtacak yaralar açmıştım.

Evet, büyümek tehlikeli bir eylemdi.

Ve bugünkü çocukların büyüyecekleri bir çocuklukları bile yok. Tam da bu yüzden büyümüyorlar. Gittikçe sanallaşan bir dünyada yaşayan gittikçe sanallaşan insan yavruları onlar. Savaşlarında bir yeri kanamıyor onların ve bizden kat be kat savaşa katılıyorlar, evet, araba çıkmıyor bir taraftan ancak kaçabilecek bir köpek de yok dünyalarında; var olan tüm şeyler sanal.

Çevremdeki küçük çocukları gözlemliyorum, mesela  tanıdıklardan 3.sınıf öğrencisi bir çocuk dikkatimi çekiyor, Facebook’da 360 civarında “arkadaşı” var, sanırım yaşı 9 bu çocuğun, o yaşlarda mahallemdeki çocuk kadardı benim arkadaş sayım, bu çocuğun ise yaşından tam 40 kat fazla arkadaşı var, noluyoruz?

Global anlamda çocukluğun yok oluşu ile karşı karşıyayız, ekran karşısında gittikçe daha fazla zaman geçiren nesiller belki de apaçilerden bile daha yıkıcı olacak. Çocukluk yaşamayan insanlar yetişkin olabilir mi? Bugün yetişkin olan ben toprak kokusunda ufka dalan çocuktan az mı şey öğrendim, yaşayışım o günlerin hayalinden…

Evet yukarıdaki ablamız 10 yaşında, saçlarını kırbaç gibi savurabiliyor ve şarkının genelinde de bunu anlatıyor.

Bu çocuk istismarı değil de nedir??

Çocukluğun yok oluşunda iki büyük tehdit söz konusu, biri yukarıda benim yaşadığım gibi, kontrolsüz büyümek ancak sanallaşmadan dolayı günümüz çocukları büyümedikleri için bunu pek yaşamıyorlar, bu tehditin yerini  sanallaşma almış durumda ikinci sorun ise çocukların bir para kazanma aracı olarak kullanılması, bu durumda da çocuk çocukluğunu yaşayamadan büyüyor. Yukarıdaki klibin son kısımlarında yaşını yeni doldurmuş bir “bebek” bile oynatıyorlar!

El insaf diyorum.

Evet, bu dediklerin doğru ama bize ne?

İç ses, kafanı…

Bizler dün çocuktuk, bugün ben yaştakiler sistemin çarkları olmaya başladı ve şikayetçi olduğum şeyler çocukluktan geliyor, Freud boşuna çocukluğa inmiyor, çoğu şey oradan miras bizlere. Buna örnek olarak çocukluğumuzu düşünüyorum, bizler kontrolsüz olarak, bir anda büyüdük ve etraf hala aynı kontrolsüzlükte dolaşan megalomanlarla dolu. Tüm derslere, tudemlere boğulmuş bir nesildik biz hala iş yapmayı sevmiyoruz, en az çaba ile en çok kazanç günümüzün en büyük meziyetlerinden değil mi? Ve şimdi kopyala-yapıştır bir jenarasyon yetişiyor, onların çark olmaya başladığı sistemleri düşünün, yeni olan hiçbir şey olmayacak…

Çocukluğun yok oluşu aslında insanlığın yok oluşudur, kafası kırbaç saplı kızlar insanlık olarak hayal ettiğimiz tüm güzelliği saçlarıyla kırbaçlıyor ve ben o yaşta toprak kokulu tarlam için eline yağlı bisiklet zincirini alıp hasmına saldırmış biriyim.

Kırbaç vs. Zincir?

Kavga

Ekim 24, 2010 2 yorum

-”Çıksana lan tuvaletten! Yeter artık, çık lan çık!”

Benim için o gün bu kelimelerle başladı. Üst ranzadan kafayı uzattım, Cloud tuvaletin önünde; 2. hamleyi yapmak üzere elini kaldırmış, kapıyı yumrukluyor. 3. yumrukta keko kafasını kapıdan çıkartıyor.

Cloud, keko?

Üniversitenin ilk yılı, otelden bozma bir yurda torpille girmişim, yurt berbat,  beni 4 kişilik bir odaya vermişler, oda berbat, odada 3 adet tıp öğrencisi var, ikisi bir okulda okuyor, diğeri diğer okulda, ikisi birinci sınıf, diğeri hazırlık.

İşte diğeri olan eleman keko, Urfa’nın bir ilçesinden Türkiye’nin en iyi tıp okullarından birini kazanmış,okuyacak. Ben odaya geldiğimde onun üzerinde inanılmaz bir baskı var, onu diğerileştiren baş kişi Cloud.  Cloud İçanadolu’dan bir arkadaş. Herşeye rağmen Adnan Menderes’i çok seviyor. Kendisi bir cemaate üye ve eski ülkücü.

Odaya yerleştiğimde güç dengeleri değişmeye başlıyor.

Ben hep yenilen boksörün kazanmasını istemişimdir.

Kekoyla  arkadaşlığımız başlıyor, hem ben de kekoyla aynı üniversitedeyim, ikimiz de hazırlık okuyacağız. Beraber gidip geliyoruz. Ben kekoya ders çalıştırıyorum, İngilizcem lisede okuduğum hazırlık sebebiyle ondan daha iyi. Tüm bu ortak zaman sebebiyle büyük bir hızla samimileşiyoruz.

Odada bir gruplaşma başlıyor. Ben bundan çok rahatsızlık duyuyorum.

Biz onlar için diğerleriyiz, bizim hakkımızda konuşulurken bu şekilde hitap ediyorlar, kekoya memleketinden dolayı gıcıklar, bu arkadaşlar İçanadolu’dan ya, benim gelmemle onu ezme devri bitiyor, bana da bu yüzen gıcıklar, buna rağmen ben onlara karşı öfkelenmiyorum, hayatım boyunca birilerini idare etmek zorunda kaldım, devam ediyorum.

Odada yemek yemek yasak, gizlice odaya elektirikli ocak sokup yemek yapmaya başlıyorum, su ısıtıcı sokup çay yapıyorum. Hafta sonları büyüyen sofralarla kahvaltılar hazırlanıyor.

Yiyecek insan ilişkilerinde hep çok önemli bir araç olmuştur.

Gruplaşma kırılmaya başlıyor, önce girip çıkarken ardından sabahları selamlaşmalar başlıyor.

Önce onları sonra da bizleşmeye başlayan odayı idare ediyorum.

Film geceleri, yemek günleri, alışveriş sıraları, temizlik zamanları derken iş birbirimizi otogardan almaya varana dek gelişiyor. Gece şehre inen arkadaşı karşılıyoruz. Zaman geçiyor, artık gruplaşmadan eser yok, özellikle beraber yemek, alışveriş, temizlik yapıyor olmamız ve odayı paylaşıyor olmamız odayı bizleştiriyor.

“-Sen olmasan kekodan hep nefret ederdik!” diyip duruyorlar ara ara, gülüp geçiyoruz.

Artık rahatım.

Oturan bir düzende odanın bir işleyişi var ve bu işleyişin bana o kadar da ihtiyacı yok.

Zira benim işlerim var.

Odamızda yemek pişiyor olması ve düzenli şekilde temizlenmesinin de etkisiyle başka odalardan arkadaşlarımız bizim odamıza geliyor, odamız bir toplanma yeri oluyor; sohbet, muhabbet, ikram gırla gidiyor. Odada gelen her insanın getirdiği müziklerle bir müzik arşivi oluşturup çalıyoruz.

Çok eğleniyoruz.

İdare edilmeye alışmış olan insanlar ve sistemler  idare edilemeyince idere edemeyene saldırır.

Ben bizleşmenin verdiği rahatlıkla savunmaları indirmişken birgün babaannem vefat ediyor. Vefattan çok beni başka olaylar etkiliyor ve odadaki sistem de benimle birlikte çöküyor.

Önce yemek yapmayacağız diyorlar, sonra alışveriş, sonra temizlik… ve girip çıkarkenki selamlaşmalarımız ortadan kalkıyor, sonra sabahkiler… Oda ilk geldiğim günkü haline dönüyor, toparlayamıyorum. Tekrar bir gruplaşma başlıyor. Kontrolsüz şekilde günler geçiren odamız kavgalara gebe kalıyor, biliyorum.

Yurt otelden dönme olduğu için banyo-tuvaletler her odada 1 tane var. 2 kişilik odaya 1 tane, 4 kişilik odaya 1 tane, 8 kişilik odaya 1 tane, 12 kişilik odaya 1 tane tuvalet-banyo…

-”Çıksana lan tuvaletten! Yeter artık, çık lan çık!

Benim için o gün bu kelimelerle başlıyor. Üst ranzadan kafayı uzatıyorum, Cloud tuvaletin önünde; 2. hamleyi yapmak üzere elini kaldırmış, kapıyı yumrukluyor. 3. yumrukta keko kafasını kapıdan çıkartıyor. Daha yeni girdiğini söylemeye çalışıyor ama dinleyen kim? Cloud son derece öfkeli şekilde kekoyu yakasından tuttuğu gibi banyodan çıkartıyor, kapıyı çarpıp içeride bir şeyler söylüyor.

Ranzadan iniyorum, banyoya doğru ilerliyorum. Keko bir şeyler söylüyor, dinlemiyorum. Kapıyı çalıyorum, kapıyı açıyor. Sadece bakışıyoruz, yakama yapışıp beni banyoya sürüklüyor, duvara çarpıyor. Tam sol kaşının olduğu yere bir kafa atıyorum, eller yakamdan iniyor, dizlerinin üstüne kapaklanıyor, niyetim onu dövmek değil. Arkadan keko girmiş banyoya, ona bir iki tane vuruyor, ayırıyorum. Cloud kalkıyor, hepimize günümüzü göstereceğini söyleyip eli gözünde gidiyor.

Bizim o gün ara sınavımız var, olayı çok da üstelemiyoruz, olay sırasında benim gömleğimden 2 düğme kopmuş, üstümü değiştiriyorum, hazırlanıp okula gidiyoruz. Sınavda bu durumu nasıl düzelteceğimi düşünüp duruyorum, sınav berbat geçiyor, iğrenç bir kağıt verip çıkıyorum.

Çıkışta kekoyu bulup otobüse biniyorum, yolda sürekli birbirimize moral veriyoruz. Yurda varıyoruz, girişte güvenlik birşey sormuyor ya da söylemiyor, odamıza çıktığımızda onların odayı boşaltmış olduklarını görüyoruz. Safça ve salakça seviniyoruz, kendi kendimize kutlama yapıyoruz.

Hiçbir şey bu kadar kolay olamaz.

Durumu öğrenmek için yönetim kısmına indiğimde ciddi bir durum olduğnu anlıyorum, Cloud işler çevirmiş.

Kavgadan sonra eli gözünde çıktığında ilk olarak okuduğu okulun acil kısmından gidip 15 (Onbeş) gün iş göremez raporu almış. Rapora da özellikle eklettirmiş, ağır travma, denge ve görme kaybı vb. hasarlar var diye. Sonra yurdun yakınlarında bulunan karokola koşmuş ve ağır travma nedeniyle elinde 15 günlük iş göremez raporu olduğunu, yurtta siyasi, etnik ayrımcılığa mağruz kaldığını, terör örgütü üyelerinin onu linç etmek istediğinden dolayı şikayetçi olduğunu söylemiş.

Polisler yurda bununla gelmişler, tüm bunlar olurken yurt yönetimine hiçbir şey söylenmemiş, bu da yanında bizim okulun siyasi işlerine bakan komiser, yurtlar masasından bir komiser, terörle mücadeleden bir komiser, bir komiser yardımıcısı, asayiş şube ekiplerinden bir komiser ve maiyetiyle gelince yurt yönetimi önce korkmuş sonra da sinirlenmiş.

İşte o sırada biz yönetime iniyoruz. Bizi müdürün odasına alıyorlar, cümbür cemaat orada bizi bekliyor. Odada rahat 15 kişi var, beni ve kekoyu Cloud’un karşısına oturtuyorlar. Polisler bizi izliyor.

Müdür diyor,ne oldu anlat.

Anlatıyorum.

Bu arada bağırıyor;

-“Hayır hayır hayır HAYIR! Ben ÜLKÜCÜYÜM diye bunlar bana sürekli ayrımcılık yaptı, sadece İÇANADOLULU olduğum için sadece TÜRK  MİLLİYETÇİSİ olduğum için bana tavır koyuyorlar, ühüü ühüü ühhüüü”

Evet, gerçekten ağlıyor. Hıçkıra hıçkıra bunları söyleyerek ağlıyor.

Şok içindeyim!

-”Bunların bilgisayarlarında örgüt materyali var, sürekli terörist şarkılar açıp bana gıcık verdiler, ses çıkarmam için hep bunları açtılar, ühüü, ühüü.”

Terörist şarkıcı Ahmet Kaya. Gelen arkdaşların getirdiği müzikler arasında var, birkaç kez çaldığını hatırlıyorum, saçlarına yıldız düşmüş kısmında en çok bağıran Cloud idi.

Bu söz üzerine bilisayarlarımız aşağı indiriliyor, zaten dilekçesinde geçmiş bu ifade, hali hazırda bilişim şubesinden bir polis var ve  incelemeye başlıyor, biz konuşmaya devam ederken fısıltı halinde temiz amirim kelimelerini duyuyorum, ifadesinde bu idda olduğu için detaylı inceleme yapmak üzere tüm belleğimin bir kopyasını alıyorlar. O kopyaya ne yaptılar hiç bir fikrim yok.

Müdür beni biraz daha dinledikten ve komiserlerle bakıştıktan sonra işin ırkçılıkla, terörle alakalı olmadığını anlıyor, zira ben kekonun ırkından da değilim.

-“Vedat komiserim, Gencay komserim siz gidebilirsiniz, sanırım iş biraz rahatladı.”

Bunu söyleyen bizim okulun siyasi olaylarına bakan komiser, yurtlar masası ve terörle mücadele komiserlerini gönderiyor. O an odada bulunan diğer polisleri de farkediyorum, odanın ışıksız tarafından bizi izliyorlarmış, özellikle Gencay komiser çıkarken bana fena bakıyor.

Giden polislerin ardından kalan komiser olayın siyasi ya da ayrımcılıkla alakalı olmadığına inandığını belirtiyor ve Clouda işler büyümesin, ikiniz de boş yere uğraşırsınız tarzında birşeyler anlatıyor, müdür de bu yönde telkinde bulunuyor. Komiser telsizden ilgili karakola dilekçenin işleme konmaması gerektiğini bildiriyor, Cloud o sırada hiç sesini çıkartmıyor, komiser gittikten sonra müdür odamızdan atıldığımızı, ceza için 12 kişilik Afgan ve Acem öğrencilerin kaldığı odalara yerleştirilidiğimizi, normalde yurttan da atılmamız gerektiğini ancak bunu insiyatifiyle yapmadığını belirtiyor, olayın artık kapandığını söylüyor ve bizi serbest bırakıyor.

Biz odamızı boşltmak üzere yukarı çıkıyoruz, keko çökmüş durumda, eşyalarını toplayıp ceza odalarından birine bırakıyor ve o şehirde bulunan akrabalarının yanına gidiyor. Odalarının önünden koku sebebiyle geçemediğim o ceza odalarına yerleşmek yerine arkadaşlarımın yardımıyla boş yatak olan odalardan birine yurt yönetiminden habersiz şekilde geçiyorum.

Şimdi sıra aileme haber vermekte, babamı olabildiğince az korkutarak durumu anlatıyorum, sinirleniyor, korkuyor, öfkeleniyor, kızıyor…

Haklı.

Dinliyorum, birşey demeden sadece dinliyorum çünkü o siyeset döneminden deneyimli, işi biliyor. Bana “çocuk nereye gitti şimdi?” diyor. “Bilmiyorum?” dediğimde yine sinirleniyor, anlamıyorum neden sinirlendiğini, bana çocucuğun tekrar karakola gidebileceğini söylüyor ve herşeyden  öte çocuğun elinde taş gibi 15(onbeş) günlük iş göremez raporu var. Yurttan çık git diyor bana babam, kuzenimi arıyorum, işinde gücünde kadıncağız, olayı özetliyorum, o babamın akine çok rahat, rahat çünkü tanıdıkları var, o da yurttan ayrıl diyor, nereye gideyim diyorum, “bilmem takıl dışarda, iş çıkışı görüşürüz” diyor.

Fazla rahat.

O sırada babam arıyor, birkaç tanıdık bulmuş, onların yanına gidiyorum, gerçekten çok iyi insanlar, onlara durumu tüm ayrıntılarıyla anlatıyorum, yurttan ayrılmamın yerinde bir karar olduğunu söylemekle işe başlıyorlar, bu işlerden de anlıyorlar.

Saat 17:30 civarı telefon çalıyor, yurda polis gelmiş, benimle keko hakkında şikayet varmış, bizi almaya gelmişler. Saate dikkat, yurt müdürü ve yönetimi gittikten sonra gelmişler, Cloud özellikle o saatlerde gidip tekrar şikayetçi olmuş! Onu ve polisleri durduracak kimse olmasın diye… Şikayetçi olduktan sonra da memleketine kaçmış!

Evinde misafir olduğum insanlarla birlikte karokola gidiyorum, savunma dilekçesi ve suçlama dilekçesi vermek için, suçlama dilekçesi verecem çünkü o bizi etnik ve siyasi ayrımcılık yapmak ve bu sebeplerden şiddet uygulamakla suçluyor! Ve bir de terör örgütü üyesi ve/ veya sempatizanı olmakla…

Ben içeride dilekçeleri vermeye başlarken sonunda keko teşrif ediyor, çok gösterişli bir jip ile birileri tarafından getirilmiş, kekonun havası inanlımaz değişmiş, gereğinden fazla bir özgüven var, bana bile bakmıyor ve işin daha da ilginç tarafı imalarında beni suçlayıcı bir tavır var, sanki olay benim yüzümden olmuş gibi… Bu tavır onunla gelenlerde de var, sanırım olayları onların yanında çok taraflı anlatmış, ben hemen serseri gibi kavgaya dalan biri gibi gösterilmişim, öyle bile olsam senin için kavga etmişim…

İfadelerimiz alınmaya başlıyor, o sırada kuzenimin eşi ve amcam geliyor, amcam, canım amcam, sırf onu korkutmamak, işinden gücünden etmemek için haber vermediğim amcam koşup gelmiş… Bana biraz kızmış ama belli etmemeye çalışıyor o durumda, utancımdan yerin dibine giriyorum! İfadelerin devamı için bizim dışımızda herkes çıkartılıyor, bu işlem düşündüğümden de uzun bir işlem, 3 saat civarında bir süre biz söylüyoruz polis yazıyor, olay kavga olduğu için adli tıbba gönderiliyoruz, orada olan olmayan herşeyi söylüyorum, doktor da yazıyor, hiç baktığı bile yok,imzayı atıp mühürü basıyor, “sıradaki…”

O gece kuzenimin evine gidiyorum, ayakkabımı çıkardığımda çoraplarımın yırtılmış olduğunu görüyorum, tüm gün koşuşturmaya dayanamamışlar, topuk ve başparmak kısmında yırtılmışlar, üzerimde inanılmaz bir yorgunluk var, tüm gün hiçbir şey yememişim, ona rağmen uyku açlığı bastırıyor ve bir iki lokma atıştırıp uyuyorum hemen, hiç rüya yok, kabus yok, sadece deliksiz bir uyku…

O gecenin sabahında Cloud beni arıyor; Cloud’dan  şikayetçi olduğumuz için evine polis gitmiş, karokola götürülecek, sadece o suçlama yapabileceğini ya da polisleri iftirayla babasının oğluymuş gibi kullanabileceğini sanıyor, evine polis gelmesine ve karokola götürlecek olmasına inanamıyor, telefonu babası alıyor, bana polis göndermeye utanıp utanmadığımı soruyor, ben de ona aynı soruyu soruyorum, “böyle bir çocuğunuz olduğu için siz utanmuyor musunuz?” Sözüm ona kalp spazmı geçiriyor, annesi alıyor telefonu, birşeyler cıyaklıyor, kapatıyorum, içim rahat.

Yurda geçiyorum, yurtta herkes bana uzak davranıyor, konuşan yok, bakan yok, kimse selam vermiyor, herkes sırt çevirmiş bana, hepsi benden korkuyor, onları geçtim keko bile yok, nerede bilmiyorum, ülkücülerden korktuğu için kaçıp gitmiş. Ortada ülkücü yok, ortada sadece korkan bir grup zavallı var, kimse yok yani. O devirde benim yanımda duran sadece sevgilim var, onun dışında tek bir arkadaşımla konuşmuyorum.

Aradan 3 gün geçmiş, sokakta sevgilimle yürürken telefon çalıyor, Cloud annesiyle yurda gelmiş, beni çağırıyorlar, sevgilimi öylece korku içinde orada bırakıp hemen yurda koşuyorum, müdürün odasında beni bekliyorlar, tıp demiş anasının burnundan düşmüş, aynı şişmanlık aynı tip aynı ses tonu… Tek fark biri kadın diğeri erkek…

Geçip oturuyorum, inanılmaz derecede suçlayıcı bakıyor anne, aynı tonda ben de karşılık veriyorum, kadın ağzını açıyor bela okuyor kapatıyor bela okuyor, ben sadece bakıyorum, susuyor. Polis onlara da gidebildiği için, karakolda aynı çileyi çekip savcılığa gitme tehlikeleri olduğu için gelmişler, devlet onların babasının malı değil, şaşırmışlar, karşılıklı olarak dilekçeleri geri çekmeyi öneriyorlar.

Yalvartmadan bırakmam.

-”Oğlun bana iftira atmış, terör örgütüne üyelikle suçlamış, bana ve sevdiklerime korkulu anlar yaşatmış, ben iftiradan ve saldırıdan dava açacam, ilk senin oğlun saldırdı bana, elimde kapı gibi adli tıp raporu var! Tazminat almadan bu iş bitmez!

İş para olunca kadın imana geliyor, aslında bunlar çok zengin ancak anlayamadığım bir sebepten ötürü fakir edebiyatı yapıyorlar, gerçi Cloud bu sayede devletten kredi yerine burs alıyor ya neyse, kadın diyor bak oğlum, babası kalp spazmı geçirdi, ailemiz konu komşuya rezil oldu, ablası sürekli ağlıyor, gel vazgeç, hem sen mahkemelerde uğraşma aynı sıkıntı sende de var, sicilin bozulmasın. Diyorum benim örgüt üyesi olmadığım illaki ortaya çıkacak, oğlun iftira attı, ben avukatla görüştüm, iyi bir tazminat alacağım. Kadın önce bela okuyor sonra dil döküyor, yine baba, abla muhabbetleri, yine benim de anam olduğunu sicilimi düşündüğünü falan anlatıyor, yemiyoum tabi ancak müdür kızmaya başlayınca gidiyoruz karakola.

Dilekçeleri vermeye başlıyoruz, o sırada durum daha net ortaya çıkıyor, ben stres altındaydım, olayı abarttım gibisinden şeyler yazdırmaya başlayınca polis Cloud’a fırça kayıyor, dilekçenin sonunda “bunu gönderirsek savcılık senin hakkında soruşturma açar, dilekçede resmen iftira attım diyorsun” diyor, sil baştan bir dilekçe daha, kıvıra kıvıra yazdırıyor, ben de şikayetimi geri aldığımı belirtiyorum, bizim onunla işimiz bitiyor, hiçbirşey olmamış gibi yüzünde aşağılık bir sırıtmayla elini uzatıyor, sıkmıyorum, sadece defol git diyorum. Bana kekonun nerede olduğunu soruyorlar. Nerede olduğunu ben de bilmiyorum.

Aradan 1 haftaya yakın bir süre geçmişken keko beni farklı bir numaradan arıyor, neler olduğunu soruyor, neredesin diyorum, cevap vermiyor, niye gelmiyorsun diyorum, susuyor, korkuyor, ülkücülerden korkuyor, o an düşünüyorum, ben bunun için kavga ettim, o kadar olay yaşadım, bu kaçtı gitti, beni ailesine kötüleyerek anlattı, bana serseri muamelesi yaptılar, şimdi de ülkücülerden korktuğu için gelmiyor, gerçekten ülkücüler olsa, öyle bir tehdit olsa başta onun yanımda olması gerekir, o kaçmış gitmiş…

-”Burası ülkücülerle dolu, hergün senin eşyalarının olduğu odaya gidip seni soruyorlarmış, ben onlardan af diledim, dedim kekonun yüzünden kavga ettik, beni affettiler, seni heryerde arıyorlar.

Telefonda bir korku nidası duyuluyor, keko yanındaki birine birşeyler söyleyerek telefonu alel acele kapatıyor. Odada sinek dolaşırken bazen onu öldürmeme ramak kalır, sinek ellerimin arasından son anda kaçar, o korku ona yeter derim, bu da öyle işte, o korku  ona yetiyor, okula 15 gün daha gelemiyor. Devamsızlıktan kaldı artık derken ayarladığı birileriyle rapor elinde yurda geliyor. Üzerinde inanılmaz bir hava var, korkaklığını o göstermelik cesaretle kapatmaya çalışıyor, normalde sigara içtiğinde şakadan patakladığım keko oturuyor sandelyeye, Parliement yakıyor, bacak bacak üstüne yakıp içiyor.

“Bir telefona başbakanın korumalarını getiririm kekom, püff, yemin ediyorum bir telefona buradalar, püfff”

Bana hava atıyor ama gözü hep kapıda, tanımadığı biri gelse camdan atlayacak.

“Filanca üniversitenin filanca servisinden heyet raporu aldım, okula verecem, devamsızlığım silincek, püff.”

Püff.

Çok konuşmadım ama o beni, ona ne anlatmak istediğimi çok net anladı, odasını boşaltmak üzere erkenden çıktı, özel bir yurda geçecekmiş, odada tek başıma kaldım.

-”Onca şey yaşadım, birileri kendi ayrımcılıklarından, ırkçılıklarından dolayı suçsuz bir insanla kavga etti, ben gidip müdahale ettim, beni devirmek için kendi kavga nedenlerini heryerde bas bas bağırdılar, kendimi onun için ateşe attığım kişi tüm adiliğiyle tüm ihaleyi benim başıma yıktı, az önce defolup gitti, onca sıkıntı yaşadım, sevdiklerim o kadar korktu, kimin yüzünden? Şu durumda kekoya mı kızmalıyım Cloud’a mı?”

O an buna cevap veremedim ancak zaman geçtikçe kesin olarak anladım, tek suçlu sadece bendim.

Categories: Hayat Etiketler:, ,
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.