Arşiv

Posts Tagged ‘popüler olmayanlar’

Üretken Bir Yaşam Biçimi

Aralık 18, 2011 Yorum yapın

Geçenlerde bilgisayarın başına oturmuş sekmeden sekmeye atlarken, aslında değer verdiğim bir arkadaşım yanıma geldi, ekranı göz ucuyla inceledi sonra gayet içten bir şekilde “naptığımı” sordu. İşin başında çeviri ile uğraşıyordum, sonrasında Debconf bildirilerini aramaya başlamıştım, ne ara açtığımı hatırlamasam da ara ara forumun birinde, bir arkadaşın açtığı konuya bakıyordum, bir yandan da launchpad’de açtığım ve bir Yunanlı’nın cevapladığı kendi hata kaydımı inceliyordum.(Saat farkının çok az olması açısından olay neredeyse eşzamanlı gerçekleşiyordu, milliyeti bu sebepten dolayı yazdım.) Kafamın bir köşesinde ise teknogirişim başvurularını kaçırmama hayıflanıyordum.

Kafamı kaldırdım ve arkadaşıma baktım, o an çok çaresiz göründüğümü hissettim çünkü ona olmakta olan bu kadar şey arasından ne diyeceğimi seçememiştim. Yaşıyorum diye geçiştirdim.

Güldü ve yanıma oturdu, tam olarak istediği cevabı alamamıştı, arada yazıdğım birkaç uçbirim koduna bakıyordu. Uçbirimdeki birkaç kod atraksiyonu bile insanları meraklandırmaya yetiyor.

“Bütün bunlar nedir? Sen ne yapıyorsun allaşkına?”

Neden uçbirimde çalıştığımı anlatmak için ona kıyısından köşesinden GNU/Linux anlattım,  ben anlatırken o hiç konuşmadı. Sonraki cümlesi gerçekten çok vurucu oldu;

“Neden sen de normal insanlar gibi feyste takılmıyorsun ki?” 

İncelemeye değer bir cümle. O arkadaşım aslında toplum normlarını hem sosyo-kültürel hem de ekonomik olarak yanıstan biridir, demek ki toplum bazında normal olmanın standartlarından biri feyse takılmaktır.

“İnsanların yaptıkları şeyler o kadar da ilgimi çekmiyor, hem bir sahne üzerindeymiş gibi yapay davranışlar sinirimi bozuyor”  dedim. 

“Ama feys’e  takılmak insanları üretkenleştiriyor, sürekli resim, müzik, yazı paylaşıyorlar” dedi.

O an farkettim, aslında o haklıydı, ben yeterince üretken değildim.

Aslında şu an olduğumdan çok daha üretken bir hayatım olabilir.  İngilizcemi geliştirebilirim, Python’a daha çok vakit ayırabilirim, veritabanı kavramına çok daha fazla ilgi gösterebilirim, CSS’in üzerine iyice düşebilirim, forumlarda daha fazla sorun başlığını yanıtlayabilirim, bloga daha çok yazı girebilirim, daha fazla çeviri yapıp daha çok insanın kendi dilinde yazı okuyabilmesini sağlayabilirim. Ve bunları özel hayatımdan çalmadan ve de özel hayatımda daha verimli olarak yapabilirim.

Evet, tüm bunları yapabilirim ama yapamam çünkü üretken bir yaşam biçimim yok. Bu bakış açısına göre yaşamıyorum, toplum bana bunu hiç aşılamadı, bense şu ana kadar  bunun eksikliğini hiç hissetmedim.  Ben de toplumun bana öğrettiği gibi karanlığa küfrederek kendimi üretken saydım, yabancıların büyük özveri ve planlamalarla başardıkları işleri kıskandım.  Toplumun bana aşıladğı bu bakış açısı mükemmelliyetçiliği de içeriyordu;   eline mum almaya yeltenenleri ise acıyarak izledim. 

Mükemmelliyetçilik virüsünün beni ne kadar yorduğunu anladım. Yukarıda saydığım her bir konudan nasıl süre çaldğını farkettim. Ürettiğimden   çok  daha fazla  nasıl tükettiğimi anladım.

“Haklısın!” dediğimde arkadaşlım önce şaşırdı, sonra onu geçiştiriğimi düşündü, bunun olmadığını anlayınca gülümsedi, haklı olmak hoşuna gitmişti.

Bugün e-postamı açtığımda Facebook’dan gelen mesajlardan bir tanesi de ona aitti, hesabıma otomatik giriş yaptım ve mesajını okudum;

“Hala bi resim müzik falan paylaşmamışsın!:)) sanırım sen bu üretken olmayı anlayamamışsın:pp :D “ 

 

 

 

Saç Telimde Yaşayan Maytlar

Ekim 9, 2011 Yorum yapın

Metroda eve dönüş yolundayım, aklımda sistemler var. İç içe çalışmakta olan makro ve mikro sistemler; evrende dolanan kuyruklu yıldız ya da  atomun  etrafındaki elektron… Avustralya’da şarkı yolunu izleyen bir aborjin veya ekmeğimin üzerinde bulanan bakteri… Referans noktasına göre herşey o kadar küçük ya da devasa olabiliyor ki… Aynı anda, tüm zıtlıklarıyla hemde…

Hayalimde ağır çekimde kafamdan yere bir saç telim düşüyor , koltuğun altındaki panelle zeminin buluştuğu o incecik aralığa giriyor, o karanlık noktada saç telinin üzerinde yaşayacak olan maytlar için o saç teli bir gezegen ve o karanlık boşluk ise evren. Zaman kavramı kendi organik boyutları ve fizyolojik de olsa bilinçleri düzeyinde göreceli. O küçücük kuytu köşede 10 yıl boyunca o saç telinde yaşadıklarını düşünüyorum. Hayal gücümü zorlayıp onlara insani özellikler atfediyorum, mesela 8. yıllarında ileri bir uygarlık kuruyorlar, “derin uzayı” araştırıp tanrı hakkında atıp tutuyorlar, belki bir süre sonra birbrileriyle savaşmaya; saçın en iyi bölgesinde yaşamak için birbirlerini katletmeye başlıyorlar. İhmal ve tasarım hatası sonucunda orada yaşayıp kendi uygarlıklarını kurdular.  Oysaki o zamana kadar sadece metroda seyahat eden unutulmuş canlılar onlar ve öyle de kalmaya devam edecekler.

Tıpkı bizler gibi…

Metroda, koltuklar ve zeminin birleştiği o küçücük karanlık noktada kendi evrenimizi gözetlemediğimize nasıl emin olabiliriz?

Olamayız.

Bilim ilerledikçe din geriliyor, bunu teist felsefe olarak da düşünebilirsiniz. Olaya felsefi yaklaşımlar açısından bakmak lazım, dediğim gibi, teizim bilim ilerledikçe geriliyor ancak ateizim de bilimin ilerlemesiyle doğru orantılı olarak gelişemiyor. Bana göre bilimin şu an elinden tuttuğu tek felsefi akım agnostisizmdir.

Birgün şehre sirk gelir, o zamana kadar o şehirde yaşayanlar ne sirk ne de içindeki hayvanları görmüştür. Sirk sahibi bir deney yapar, içinde fil olan zifiri karanlık  bir çadıra oradaki insanları sırayla sokar ve oradaki herkes çadıra girip çıktıktan sonra sirk sahibi çadırdaki mahlukatın tanımlamasını ister, kimisi filin hortumunu tuttuğu için fil uzun ve ve sert bir cisimdir der kimisi hayvanın kulaklarını okşamıştır ve fili yassı olarak tanımlar, kimisi filin dişlerine dokunabilmiştir ve fil iki tane boynuzdur der kimisi  ise fili çadırda bulamamış ve korkup bir köşeye saklanmıştır, dinlediği seslerden filin bir müzik aleti olduğunu idda eder, herkes kendi tanımının doğru olduğunu idda eder çünkü her biri gerçekten de fili kendi tecrübelerine göre algılamışlardır. Ancak görme duyuları açık olmadığından aslında her biri yanlış tanımlama yapıyordur. İşte bizim evren ve yaradılış hakkında yaşadığımız şey de tam olarak budur, bu anlamda agnostisizmi sadece dini anlamında değil daha çok incelemekle meşgul olduğumuz evren için söylemek gerek çünkü bizim bu konuda eksik olan algımız boyut kavramıdır. 

Videoda Doktor Kuantum 2 boyutlu bir evrende yaşayan “pacman”lerle etkiletişime ve iletişime geçiyor. Bence videodaki can alıcı noktalar;

  •  doktorun parmağını 2 boyutlu düzleme  soktuğunda pacmanlerin durup dururken büyüyen ve aniden  yok olan bir kesit görmeleri
  • pacmanlerin küp, küre, piramit gibi geometrik şekilleri algılayamayacak olması
  • konuştuğu pacman’in onu algılayamayıp ondan korkması
  • onu kasada ne var sorusuyla test edip kendisi için imkansız bir sorunun tam olarak cevaplanması ve bunun sonucunda doktorun hayalet sanılması
  • pacman’in 3. boyuta temsili çıkışı sırasında kendi evrenine bakıp hiç bilmiyordum demesi 

İşte benim agnostisizm görüşümün altında da tam olarak bu yatıyor, bence bizler de bu koca evrenin pacmanleriyiz. Olmakta olan şeyleri algılayabilmek ve anlayabilmek için yeterli boyut algısına sahip olmadığımıza inanıyorum. Çünkü bizler de kendimizce açıklayamadığımız onlarca olay yaşıyoruz, belirli bir şarlatan kitlesi var, bunun dışında kalan ve paranormal olaylar yaşayan insanların en azından yaşadıklarını idda ettikleri şeyleri, yaşadıklarına inanıyorum.

Yaşanılan paranormal olayların en azından büyük kısmının yukarıdaki pacmanler gibi boyut algımızın yetersizliğiyle ilgili olduğuna inanıyorum, ilerleyen bilim ile birlikte metafiziğin  fizikten o kadar da uzak olmadığına ve gittikçe aydınlanacağına inanıyorum. Bilinmeyenin bilimle ve bilinemeyeceğin asla bilinemeyeceğine inanıyorum

Tüm bunların dışında cennetteki 40 tane  huriye kavuşmak için  kendini pazar meydanlarında patlatıp, Steve Jobs’un cennete gitmeyeceğini düşünenlere inanamıyorum.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.