Arşiv

Posts Tagged ‘tarih’

Kırbaç vs. Zincir

Ocak 19, 2011 1 yorum

Evimizin arkasında ve sol tarafında tarlalar vardı, arka kısımdaki tarla bana çok büyük görünürdü. Sol tarafındaki tarla ise ondan çok daha büyüktü, o zamanlar sonsuz bir büyüklükteydi benim için. O zamanlar yaramaz bir çocuktum.

Büyüdüğüm yerde ne deniz vardı ne de göl, büyük olmak kavramı sol taraftaki tarlaydı benim için, denize yazılmış şiirleri okuduğumda orada geçen maviyi kahverengiye, dalgayı sürülmüşe çevirirdim içimden, şiir tarlaya yazılmış olurdu böylece.

Sonbaharda, ekinler toplandıktan hemen sonra, yer olabildiğince sarı, gök olabildiğince lacivert olurdu, griyle karışık…  Ve şimşekler çakardı tarlanın ufkunda, o renklere bir de parlamalar eklenirdi, geçer tarlanın başında ufka bakardım, rüzgar bana ıslanmış toprak kokusunu getirirdi, uçsuz bucaksız bir tarladan yayılacak o toprak kokusu, üstelik anız yakılmamış… Yağmur başlayana kadar dalar giderdim kahverengi ve sürülmüş denizimde, o günlerden sonra bir daha o derece net odaklanma yaşayamadım.

Kışın kar yağdığında da tarlaya koşardım, yazın kertenkele yakalamak için de… Çoçuklukla ilgili anılarım hep o tarla ile ilgilidir, bilinçaltımda bir mekandır benim için tarla, çok gerginken ya da bir şeylere çok kızmışken kapatır gözümü yine o tarlaya koşarım, mevsimim genelde sonbahar olur, anızların üzerine yağmur yağar benim için hatta şimşekler bile çaktırırım ancak o serin rüzgarı ve o rüzgarın getirdiği toprak kokusunu alamam. Hayalimde o mekana çok kaçmamaya çalışıyorum zira artık o mekan gerçekte yok, çok kullanıp bugünleştirmek, eskitmek istemiyorum. Çocukluğun saflığında ve gerçeküstülüğünde bir yer orası, büyük aklımla değiştirmek istemiyorum.

Gerçekte o tarlaya binalar yapıldı ve ben büyük aklımla bile o tarla için defalarca gözyaşı döktüm, çocukluğuma beton bloklar dikiyorlardı, binalar tamamlandıktan sonra o sokaklarda çok az gezdim, gittiğimde hep izler aradım tarladan, çocukluğumdan, bulabildiklerim canımı çok daha fazla acıttı.

Çocukluğumu geçirdiğim yerler büyük oranda değişmiş olsa bile ben o çocukluğu doğada yaşayabildim, doğanın bir döngüsü olduğunu ve insanların da o döngünün basit bir parçası olduğunu öğrendim, tarla sayesinde.

Ve sonra büyüdüm, bugün farkediyorum ki bir çocuk için en tehlikeli şeydir büyümek.

-”Hepsini ağzına sok şimdi, sesini de çıkarma!”

Ortaokula yeni başlamış ya da başlayacak yaştayım, mahalleler arasında büyük rekabet var ve silahlanıyoruz, silahlarımız ağırlıklı olarak boncuklu tabancalarımız, o zamanlarda çok kaliteli boncuklu silahlar üretiyorlar, bazılarını elinize almadan gerçek olup olmadığını ayırt edemiyorsunuz, bizim mahallenin ordusunun da buna benzer çok sayıda silahı  ve onları kullanan küçücük askerleri var, en büyük düşmanımız yukarı mahalle, yaş ortalamaları büyük ama sayıları az, sonsuz büyüklükteki tarlanın sahibi olmak için savaşıyoruz. Birbirimizi basıp duruyoruz; burada amaç ganimeti ele geçirmek, ganimet çoğu zaman mühimmat. Ganimet ve mühimmat gizli depolarda saklanır. Her ordunun gizli bir deposu var, bizimki arka tarla ile bina bahçesinin buluştuğu yerdeki tellerin dibine açılmış bir çukurda.

Birkaç gün önce çatışmada kazandığımız mühimmatı saklamak üzere depoya hava karardıktan sonra gidiyorum, üst mahallenin komutanları orada pusuya yatmış, depoyu bir türlü bulamamışlar, beni bekliyorlar, ben oraya vardığımda bir anda ortaya çıkıp beni yere yatırıyorlar, tarlanın kahverengi toprağı ağzıma giriyor, o tat hala aklımdadır, biri Smith Wesson’u dudaklarıma dayıyor ve yukarıdaki komutu veriyor, dizlerimin üzerine doğruluyorum hepsini ağzıma sokmuyorum ama hatırı sayılır oranda alıyorum, bir diğeri keleşi kulağıma bir yere gelecek şekilde nişanlamış, diğeri gözüme falan filan. Hepsi son derece heyecanlı ve düşmanca duygularla bana hedef almışlar, suratlarında çocuk olmalarına rağmen belirli bir yırtıcılık oluşmuş, gözler parlıyor. Depoyu yağmalamaya başlıyorlar, sinirden ve çaresizlikten dolayı gözlerimden yaş geliyor, birkaç sene önce saklambaç oynadığımız çocuklar bugün Simith Wesson’ ı ağzıma vermiş durumda, büyümüşüz, erkek olmuşuz ya savaşıyoruz…

Yağma bittikten sonra ağzımdaki silahın tetiğini çekiyor , boğuk bir ses duyuyorum ve kendimi yere atıyorum, ağzımdaki silah boncuğu atmamış ancak bunlar kaçmaya başlamışken üzerime sıkıp sıkıp uzaklaşıyorlar, her sıkıştaki zıplayışlarını görüyorum, her zıpladıklarında ganimetleri olan boncuklar yere saçılıyor, yerde sürünürken kendi silahımı çıkartıyorum, yere kapaklanmış şekilde kör atış yapıyorum, uzaklaşmakta olan bir hemen geri dönüyor, koşup bana bir tekme atıyor ve silahımı da elimden alıp kaçıyor sonra ortadan kayboluyorlar. Yediğim boncukların acısını hissetmeye başlıyorum ancak akmaya başlamış olan gözyaşlarım bundan değil.

Baskının sonrasındaki olaylar çok daha vahşi, o yaşlarda  bana bunu yapan çocukları pusuya düşürüp Smith Wesson’lu çocuğa bisiklet zincirleriyle giriştiğimi çok net hatırlıyorum. Çocuğun abisi olay yerine koşup elimdeki zinciri alıp beni onunla kovalayana kadar ben karşımdakinin boynunda, kolunda ve kafasının yan taraflarında kan akıtacak yaralar açmıştım.

Evet, büyümek tehlikeli bir eylemdi.

Ve bugünkü çocukların büyüyecekleri bir çocuklukları bile yok. Tam da bu yüzden büyümüyorlar. Gittikçe sanallaşan bir dünyada yaşayan gittikçe sanallaşan insan yavruları onlar. Savaşlarında bir yeri kanamıyor onların ve bizden kat be kat savaşa katılıyorlar, evet, araba çıkmıyor bir taraftan ancak kaçabilecek bir köpek de yok dünyalarında; var olan tüm şeyler sanal.

Çevremdeki küçük çocukları gözlemliyorum, mesela  tanıdıklardan 3.sınıf öğrencisi bir çocuk dikkatimi çekiyor, Facebook’da 360 civarında “arkadaşı” var, sanırım yaşı 9 bu çocuğun, o yaşlarda mahallemdeki çocuk kadardı benim arkadaş sayım, bu çocuğun ise yaşından tam 40 kat fazla arkadaşı var, noluyoruz?

Global anlamda çocukluğun yok oluşu ile karşı karşıyayız, ekran karşısında gittikçe daha fazla zaman geçiren nesiller belki de apaçilerden bile daha yıkıcı olacak. Çocukluk yaşamayan insanlar yetişkin olabilir mi? Bugün yetişkin olan ben toprak kokusunda ufka dalan çocuktan az mı şey öğrendim, yaşayışım o günlerin hayalinden…

Evet yukarıdaki ablamız 10 yaşında, saçlarını kırbaç gibi savurabiliyor ve şarkının genelinde de bunu anlatıyor.

Bu çocuk istismarı değil de nedir??

Çocukluğun yok oluşunda iki büyük tehdit söz konusu, biri yukarıda benim yaşadığım gibi, kontrolsüz büyümek ancak sanallaşmadan dolayı günümüz çocukları büyümedikleri için bunu pek yaşamıyorlar, bu tehditin yerini  sanallaşma almış durumda ikinci sorun ise çocukların bir para kazanma aracı olarak kullanılması, bu durumda da çocuk çocukluğunu yaşayamadan büyüyor. Yukarıdaki klibin son kısımlarında yaşını yeni doldurmuş bir “bebek” bile oynatıyorlar!

El insaf diyorum.

Evet, bu dediklerin doğru ama bize ne?

İç ses, kafanı…

Bizler dün çocuktuk, bugün ben yaştakiler sistemin çarkları olmaya başladı ve şikayetçi olduğum şeyler çocukluktan geliyor, Freud boşuna çocukluğa inmiyor, çoğu şey oradan miras bizlere. Buna örnek olarak çocukluğumuzu düşünüyorum, bizler kontrolsüz olarak, bir anda büyüdük ve etraf hala aynı kontrolsüzlükte dolaşan megalomanlarla dolu. Tüm derslere, tudemlere boğulmuş bir nesildik biz hala iş yapmayı sevmiyoruz, en az çaba ile en çok kazanç günümüzün en büyük meziyetlerinden değil mi? Ve şimdi kopyala-yapıştır bir jenarasyon yetişiyor, onların çark olmaya başladığı sistemleri düşünün, yeni olan hiçbir şey olmayacak…

Çocukluğun yok oluşu aslında insanlığın yok oluşudur, kafası kırbaç saplı kızlar insanlık olarak hayal ettiğimiz tüm güzelliği saçlarıyla kırbaçlıyor ve ben o yaşta toprak kokulu tarlam için eline yağlı bisiklet zincirini alıp hasmına saldırmış biriyim.

Kırbaç vs. Zincir?

Ayinin Giriş Duası

Ekim 20, 2010 Yorum yapın

“Yenilenlerin tarihidir bu anlatacağım,
tarihleri anlatılmayacak olanların tarihi.
Adları sokaklardan adları kitaplardan silinenlerin tarihi.
Zalime karşı başkaldırdıkları söylenmeyecek olanların tarihi,
dünyayı değiştirme çabaları yadsınanların tarihi,
dünyayı değiştirmeyi bazen başaranların tarihi,
unutulmaya razı olmayanların tarihi.
Dünyanın bir gizli tarihidir bu,
dünyayı değiştiren düşüncelerin tarihi
ve dünyanın değişmesinin tarihi.
Bir düşünceler tarihidir bu ve düşünenlerin tarihi,
erkeklerin ve kadınların tarihi,
coşkularının ve hayal kırıklıklarının tarihi.
Bir insanlık destanının tarihidir bu,
Kahramanları, kurbanları, korkakları, cellatlarıyla
ve ermişleri, engizisyoncuları, havarileri, hainleri
ve zalimleriyle insanlık tarihi.
Ünsüzlerin, adı bilinmeyenlerin destanıdır bu
ve işçilerle köylülerin yalın davranışlarını,
şairlerin, eylemcilerin ve filozofların
yüce gönüllü hallerini tanıyanların destanı,
bir çığlık ve gözyaşı tarihi,
bir güller ve tozun tarihi,
bir buzul ve yakan kumullar tarihi,
bir akıl ve delilik tarihi,
soyluluk ve utancın tarihi. 

Çünkü tadını yitiren tuzun öyküsünü öğrenecektik,
kumların içinde yiten coşkun ırmağın öyküsünü,
kayalara tırmandıktan sonra sakinleşen
ve acı kıyıları yalamaya gelen dalgaların öyküsünü.
Ama yenilenen şafakların öyküsünü de öğrendik,
aydınlık sabahların, cömert hasatların öyküsünü
ve ışığın kalbinde havalanan kuşların öyküsünü.
Hiç gerçekleşmemiş eski bir düşün tarihidir bu
ama toprağı tohumlayan düşün tarihi.
Hep hayal kırıklığına uğramış
ama kendisiyle barışık bir insanlıktan doğan
insanların gördüğü düşün tarihi,
insanların insanlığa doğru uzun yürüyüşünün tarihi.
Umuda ihanet eden bir büyük düşün tarihidir bu.
Ama bu düş karşısında kazanılan zafer
umutsuz bir zaferdir aslında.
Yer altı mezarlarında okunacak bir tarihtir bu,
bizden çok uzaklardan gelip
çok uzaklara gidecek bir tarih!”

Francis Combes
Ortak Dava (Cause commune)

Categories: Hayat Etiketler:, ,
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.