Denemeci is No More!

Şubat 7, 2014 Yorum bırakın

Neden diye sormak lazım mı bilmiyorum ancak çok özel sebepleri yok;

  •  Denemeci eski denemeci değil artık, kimi açılardan daha büyük ve olgun bir insan; kimi açılardan ise eskisinden bile küçük yaşta biri.
  •  Denemeci bu mecraya girerken kimseyi tanımıyordu, kimse de onu… Anonim olmak önemliydi ancak artık onu teşhis edebilecek bazı arkadaşları var.
  • Zaman yok.

Bitiş yazısını yazmamın temel amacı halâ konulara cevap bekler şekilde yorum yapan kişilerin olması. Yorum yazan arkadaşların cevabın cidden geç gelebileceğini bilmesini isterim.

Reklamlar
Kategoriler:Linux!

Güvenli E-Ticaret için İpuçları

Aralık 27, 2012 7 yorum

Malûm yoğun bir hediye alma döneminin içindeyiz.

Bu dönem içinde mutlaka hediye alması gereken ancak işten-güçten çıkıp hediye alamayanlar için e-ticaret siteleri can simidi gibi oluyor. Ancak elektronik ortamda alışveriş yaparken çok dikkatli olmak lâzım çünkü türlü düzenbazlıklarla insanların canı yanabiliyor.

Genel olarak bakıldığında e-ticaret için 2 türlü tehdit mevcut. Bunlardan ilki;

Nitelikli Dolandırıcılık: Bu tehdit türü müşterinin kredi kartını hedef alıyor ve bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılmasına dayanıyor. Ele geçirilen kredi kartı bilgileriyle kişinin haberi olmadan karttaki tüm para takibi zor bir biçimde harcanıyor. Kişi bakiye bilgilerini kontrol etmedikçe veya fatura gelmedikçe de farkedilmesi mümkün olmuyor.

Kaçakçılık ve İmitasyon Ürün Satışı: Bu tehdit türü hem devlete hem de bireylere zarar veriyor. Gümrük vergisinden ve denetiminden kaçarak  yurda sokulan ürünler veya imitasyon ürünler kişilere orjinal etiketi ve/veya fiyatıyla satılıyor. Bankaların elektronik güvenlik önlemlerini arttırması sebebiyle bu yöntem e-ticaret müşterilerini daha fazla vuruyor.

İşin çok daha acı yanı 2008 yılında Antalya yerel mahkemesinden bu suçlama sebebiyle verilen hapis cezası temyiz için gidilen Yargıtay’da bozulduğu için  taklit mal satmak uygulamada ceza getiren suç değil.

Güvenli Alışveriş için Öneriler

Devletin vatandaşı yasal yollarla yeterince koruyamaması ve vatandaşların bilinçsizliği sebebiyle özellikle son dönemlerde mantar gibi e-ticaret sitesi türemiş durumda. Mevsimlere ve dönemlere göre farklı ürün satışını vurgulayan birçok e-ticaret sitesi ara ara türeyip kayboluyor. Bu tür siteleri ayırt etmek için şu unsurlara dikkat etmek gerekiyor.

Öncelikle adını hiç duymadığınız yerden alışveriş yapmayın. Uzun yıllardır bu işi yapan ve kurumsallaşmış firmaları tercih edin. Bu tercih öncesinde şu konuya da değinmek lâzım. Dünyada ve Türkiye’de e-ticaret şirketleri ilk olarak sanal alışveriş merkezi oluşturarak bu işe başladılar yani bu modele göre dükkan sahipleri gelip bu sanal alışveriş merkezinde dükkan açtı. Bu ticaret modelinde e-ticaret sitesi satılan mal üzerinden %10 komisyon alır ve gelir kaynağı satıcıyla alıcıyı elektronik ortamda buluşturmasına dayanır. Ebay, Amazon, Hepsi Burada, Gitti Gidiyor, %s Sepeti gibi işletmeler buna örnektir.

Bu tür sitelerden alışveriş yaparken dikkat edilmesi gereken bir de satıcının güvenilirliğidir. Bunun için satıcıya yapılan yorumlar genel fikir verse de şunu da bilmek gerekir ki bir satıcı için sistem üzerinden olumsuz görüş bildirmek çok zordur çünkü sistem sizi dükkan sahibiyle iletişime geçirerek komik bir biçimde  tekrar düşünmeye zorlar. Bunun dışında bir satıcı ne kadar eskiyse çok ürün satmışsa güvenilirliği o derece fazladır.

Bunun dışında bir de ürünü kendi satan ve bu şekilde para kazanan şirketler vardır. Bunlara örnek olarak Trendyol, Morhipo, Markafoni gibi şirketler örnek verilebilir. Bu ticaret modeli aslında perakendeciliğe dayanır ve bu ticaret biçimini internet ortamından uygulamaya çalışır. Örneğin Morhipo bir Boyner kuruluşudur.

Bu ticaret modeli sahtekarlığa çok daha açıktır çünkü ipler satıcının elindedir. Zaten tüketicilerin en çok zarara uğratıldığı e-ticaret siteleri bu ticaret modelini kullanır.

Bu tür sitelerin sahtekarlığını anlayabileceğiniz en açık özellikleri;

dolandırıcı

1- Öncelikle girdiğiniz sitenin alan adına bakın. Şirket adı ile site adının uyuşması ve sonunun en azından “.com” ve tercihen  “com.tr” olması gerekir. Bu örnekte sitenin alan adı çok uyduruk. Belli ki vur-kaç için ucuzundan bir alan adı kiralamışlar, işleri bitince bırakıp gidecekler.

2- Sitede iletişim bağlantılarını kontrol edin. E-posta için verilen adres mutlaka domain adını içermeli ve tercihen iletişim için 7/24 telefon seçeneği de olmalıdr. Bu örnekte iletişim hattı yerine sipariş hattı var, muhtemelen şikayet için o numara arandığında ya kapalı olacak ya da oyalamak için başka bir yere yönlendirildiğinizi söyleyecekler.

3- Bu tür sitelerde ürünün sahte olduğuna dair emareler vadır, bu örnekte Iphone’un Android işletim sistemi ile geleceğini söylüyor ki bu da firmanın sahtekar olduğunun en kesin kanıtı. Ancak bu firima sahipleri bir de aşağıda akıllara zarar bir açıklama ile durumu kurtarmaya çalışıyor. Orjinalinden tek farkı falan… 🙂 Ayrıca ürünün satış fiyatının piyasadan çokça düşük olması da sahte olduğuna emaredir, kimse piyasada iki bin liraya yaklaşan orjinal ürünü üç yüz liraya kâr ederek satamaz.

4- Site tasarımı şirketin kalitesini ortaya koyan bir özelliktir, büyük firmalar yenilenen ve geliştirilen; estetik tasarımları kullanır. Yeni site tasarımlarında kullanıcıların ürün takibini anlık olarak yapabileceği özellikler de mevcuttur.  Ancak bu gibi sitelerde tasarım kusurları vardır, örneğin bu sitede “Kapıda Ödeme” yazısı ancak imleçle işaretlenince görünür hâle geliyor.

5- Kaliteli ve büyük şirketler reklamlarını TV kanalları ve radyo yayınları gibi kitle iletişim araçlarını kullanarak yapar. Bu tür fırsatçı siteler ise özellikle Facebook’u kullanır. Şimdiye kadar  Facebook sayfasının sağ tarafında sıralanan reklamların hiç birinin normal bir şirket reklamı olduğunu görmedim.

Esasında bu yazıyı yazmama da orada görüp incelediğim siteler sebep oldu.

Site sayfasından elde edilen bilginin dışında bir de elektronik ticaretin yaygınlaşması ile birlikte gelişim gösteren şikayet sitelerinin kullanımı da önemlidir.

Alışveriş yapmadan önce ilgili site hakkında basit Google taramaları yapın. Görselde örneğini veridğim site için durum o kadar vahim ki tarama sonuçlarında adı bile görünmüyor sitenin. Daha başarılı sahtekarlardan örnek vermek gerekirse “bizdenucuzuyok.com” sitesi için arama sonucu aslında durumu gayet güzel açıklıyor; http://goo.gl/l9xzp

İlk sırada kendi siteleri çıksa da hemen sonrasındaki siteler şikayet siteleri oluyor. Şikayetleri incelediğinizde ise sahtekârlık namına bir delil daha göze çarpıyor, açılan şikyet konularının hiçbiri cevaplandırılmamış; http://goo.gl/MYzAR

Bir şirketin kalitesini gösteren bir diğer önemli özellik de örneğin sikayetvar.com tarzı büyük bir  şikayet sitesinin kurumsal üyesi olup olmadığıdır. Bu tür sitelerin kurumsal üyesi olan firmalar bu sitelerdeki şikayetleri cevaplandırmak için personel çalıştırırlar ve açılan başlıklar çoğu zaman cevap alır. Ayrıca büyük firmalar için açılan şikayet başlıklarının çözüme kavuşturulması da önemli bir pazarlama aracıdır.

Sahtekârlığa karşı alıncak önlemlerin dışında ditelikli dolandırıcığı hedef alan sitelerin teknik tespiti için tarama yapılabilecek siteler bazı siteler vardır. Bu tip siteler çeşitli güvenlik yazılımları kullanarak ve/veya kullanıcı değerlendirmelerini analiz ederek sitelerin güvenlik seviyelerini ve zararlı olma sebeplerini belirler.

Bunu bazen Google yapsa da asıl işi bu olan bazı siteler vardır, bunlardan en bilinenleri;

Virus Total

Safe Web

Trend Micro

Site Advisor

Kimlik ve kredi kartı gibi hayati bilgilerinizi sitelerle paylaşmadan önce bu tür güvenlik tarama sitelerini mutlaka kullanın. Bunun dışında alışveriş yaptığınız sitede “3D Secure” güvenlik sistemi olup olmamasını arayın, bu uygulama sayesinde ödeme sırasında sistem sizi bankanızın sunucusuna yönlendirir ve şifre onay işlemi site üzerinden değil, banka sunucusu üzerinden gerçekleşir.

verifiedbyvisa_ sclogo

Dolandırıcılıkla para kazanan sitelerde de bu simgeler bulunabilir ancak tıpkı benim koyduğum gibi görsel olarak sayfaya yerleştirilirler ancak ödeme sırasında ya şifre istenmez ya da işlemler site üzerinden gerçekleşir.

“3D Secure” güvenlik sisteminin dışında bankanızın anahtarlık tarzı yazılımları sayesinde veya başvuru ile açacağınız tek kullanımlık şifre hizmetini kullanın. Bu sayede şayet kredi kartı bilgilerinizi çaldırırsanız bile en azından tek seferlik bir zararınız olur.

Şimdiye kadar çok fazla e-alışveriş yapmadım. Belki bundan belki de yukarıdaki unsurlardan, başıma daha bir şey gelmedi ancak eğer siz yaşadıysanız bu konu atında konuşulabilir.

Acı Su Efsanesi

Ekim 29, 2012 6 yorum

Bazen ruhlar kaybolur ve asla geri dönmez. 

Elimi sıkı sıkı tuttu küçüğüm, kafamı pek indirmeden gözümün ucuyla baktım ona, yeşil gözlerini dikmiş korkuyla bakıyordu bana. Küçük elini daha sıkı kavradım.

Cadde üzerinde çalışan sadece birkaç sokak lambası vardı, ışıklı alanlardan kaçınarak karanlığın içinde yola devam ettik.

Peki ruhlar kaybolduğunda anneleri aramaz mı onları?

İlerideki köşe başından sonra sola dönecektik, sonra bir kere daha sola, hiç durmadan devam edersek doğu-batı yönüne bakan binalara ulaşacaktık.

Anneleri arar ama bulamaz onları.

– Bulamayaınca üzülürler mi?

Evet, üzülürler.

Derin bir iç çekti küçüğüm, yapacak bir şey yok demek ister gibi öncekinden uzun bir adım attı. Yaşından fazla ancak beklenenden daha az bir methanet gösteriyordu. O küçücük ayaklarıyla koca koca adımlar atıyordu.

Binaların batı yakasına bakan kısımında durduk. Mektubu bulmak için elimi ceketimin iç cebine soktum, o da elimi bırakıp cebini karıştırmaya başladı. Ben yönledirmelerin yer aldığı mektubu açıp okumaya başlarken o da cebinden çıkarttığı kuşkonmazları küçücük parmaklarının arasından ağzına atıyordu. Ona baktığımı görünce o minicik beyaz ellerini bana uzattı.

Peki ya ruhların babaları? Onlar da mı bulamaz?

Batı yakasından doğu yakası girişlerinin olduğu kısıma geçtik, 18 numaranın üzerinde isim yoktu. Kısa aralıklarla zili 3 kere çaldım. Uzun sayılacak bir bekleme süresinden sonra kim olduğumuz sorulmadan kapı zırıldayarak açıldı. Küçüğümü kucağıma aldım ve merdivenlerden çıkmaya başladık.

Her yeni katta ışıklar otomatik olarak yanıyordu, küçüğüm hepsine şaşırarak ve mutlu olarak bana dönüp bakıyordu. Yeşil gözlerinde sevinç vardı. Küçücük ellerini alkış yaparcasına açmış merdivenleri tırmandıkça sallanıyordu.

Kapı açıktı.

Onu yere indirdim, yüzünde merak ifadesiyle bana döndü. Elini cesaret vermek istercesine daha sıkı kavradım ve ilk adımı ben attım. Aralık duran kapıyı rahat geçelim diye parmağımın ucuyla ittim, kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi soğuktu.  Çıplak fayansın üzerinde sessizce ilk adımlarımızı attık.

Bir süre merakla karanlıkta odaları dolaştık. Banyonun yanında olan arkadaki odanın kapısı kapalıydı ve kapının altından ışık süzülüyordu.

Kapıyı yavaşça açtım. Odanın karşısındaki sokak lambası içeriyi dolduruyordu. Odada eski bir çekyat ve masa vardı. Lamba çalışmıyordu. İçeri girdik. O sırada masanın üzerinde yeni bir zarf olduğunu farkettim. Küçüğüm heyecanla zarfı bana getirdi. Şimdiye kadar onlarca gelmiş olan ve şu an cebimde bir tane bulunan zarfın aynısıydı, zarfı özenle açtım ve içindekileri okumaya başladım;

Karanlıkta gölgeler kavga edemez

Aydınlık için her zaman güneş gerekmez

Bazen ruhlar kaybolur ve asla geri dönmez

Dışarıda hava soğuktu.

Hızlı adımlarla binaların ve  park etmiş araçların yanından geçip gidiyorduk. Binalarda ışığı yanan daireler vardı. Kimilerinin perdesine gölge düşüyordu, kimisinden sesler geliyordu. Onların hayatlarının yanından kendi yalnızlığımıza ilerliyorduk. Sokakta sadece biz vardık, bazen hızlıca arabaların altına girip kaybolan kediler ve bizi umursamadan geçip giden köpekler görüyorduk.

Küçüğüm köpeklerden hep korkuyordu.

Hava soğuk olmasına rağmen hiç durmadan 2 saate yakın yürümeyi başardık. Önce binalar küçülmeye başladı, sonra binalarda ışığı açık olan daire sayısı azaldı. Bir süre sonra çevremizde tek tük müstakil ev kalmıştı ve yol da bitmek üzereydi.

Medeniyetin sınırlarından çıkmak üzereydik ve ben nereye gittiğimizi biliyordum, gitmeyi istemsem de  gidiyorduk; gitmemiz zorunluydu.

Mektupta yazılanları düşünüyordum, gitmemiz gereken, küçüğümü götürmem gereken yer dizelerde anlatılmıştı. Neden gelmemiz gerektiği, orada ne olacağı veya ne olmayacağı hakkında hiç bir fikrim yoktu. Tek bildiğim şey oraya gitmemiz gerektiğiydi.

Yürüdük.

Önce bozkır arazilerden geçtik, sonra toprakta küçük otların ve bodur çalıların yer aldığı arazilere vardık. Küçüğüm yorgun olsa da bana bunu söylemiyordu, onu kucağıma aldım ve bana sarıldı, bir süre sonra yürümenin ritmiyle birlikte, elleri sırtımda; kafası omzumda uyumaya başladı, o küçücük bedeniyle kalbimi ısıtıyordu.

Akşamın karanlığından sabahın aydınlığına geçmek üzereyken dizelerde anlatılan yere vardık.

Burası kayalıkların arasında, yerini bilmeyen gözlerin asla fark edmeyeceği bir mağaraydı. Aşağıya doğru eğimi çok azdı, kayalıkların arasında tavanı kubbe şeklinde bir oda gibiydi. Mağarının girişinde bir yerden beyaz renkte su akıyor ve bu su havayla karıştığında acı bir suya dönüşüyordu. Mağaranın tepesinde kristalizimsi parçalar vardı ve içeride ışık yakıldığında kubbenin yıldızlarına dönüşüyordu.  Mağarının duvarları düz ve yumuşaktı, kayalıkların bulunduğu bu coğrafyada kadife bir koltuğu anımsatıyordu.

Buraya daha önce hiç gelmemiştim ancak yerini her zaman biliyordum.

Acı su efsanesine göre her ruh bir gün kaybolurdu ancak bazı ruhlar kaybolmamalıydı. Bunun için o ruhun sahibi olan beden gelip beyaz sudan içmeliydi, eğer o beden kaybolmaması gereken ruhlardan birine sahipse ne olduğu tam olarak bilinmiyordu çünkü insanlığın hatırlayabildiği tarihlerden beridir böye biri çıkmamıştı.

Ve eğer bir beden bu suyu haketmiyorsa oracıkta ölüyordu.

Ben mağaranın girişinde durmuş kapıya bakarken küçüğüm uyandı ve kucağımdan indi, mağaranın kapısına baktı ve elimi tutup ilerlemeye başladı. Önce direndim. Kolumun uzandığı son noktada durmak zorunda kaldı ve bir an bekledikten sonra dönüp bana gülümsedi.

Mağarının içi sıcak değildi ancak soğuk da değildi, içeride aydınlatma yoktu ancak her şey net olarak görünüyordu. Ortamda sadece akan suyun sesi ve acı kokusu hakimdi.

Ben tek kelime etmeden küçüğüm elimi bıraktı ve suyun kenarına ilerledi. Çömeldi ve suyun üzerinde oluşan köpükleri incelemeye başladı, yanına gittim. Yanına gitmemden cesaret almış olacak ki elini suya hızla daldırdı ve etrafa su sıçrattı. Sonra kafasını kaldırdı ve küçücük dişlerini göstererek gülmeye başladı, gözlerini kısmış su sıçratmaya devam ediyordu.

Bense korkudan, üzüntüden ve dehşetten dolayı tam anlamıyla donup kalmıştım. İçimden bir ses küçüğümü alıp ciğerlerim patlayana kadar koşmamı ve zarfları yırtıp atmamı söylüyordu.

Yapmadım.

Küçüğümü kollarından tuttum ve kendime çevirdim, merak ve heyacanla bana bakıyordu. Onu kendime yaklaştırdım. Bir şeyler olacağını anlamış gibi kendini geri çekmeye çalıştı. Sonra karşı koymayı bıraktı. Kafasını yere indirdi ve suya bakmaya başladı. Bir anda yüzlerce yıl yaşlanmış gibi hissettim.

Kollarını yavaşça ellerimden kurtardı, elini cebine sokup karıştırmaya başladı ve cebinde kalan birkaç kuşkonmazı bana uzattı. Dudaklarını büzmüş elindekileri almamı bekliyordu. Almakta geç kalınca onları yere bıraktı ve sırtını dönüp suyun kenarına eğildi.

Tüm benliğimle onu kucaklamayı istedim, onu sımsıkı kavramayı ve ciğerlerimi onun bembeyaz kokusuyla doldurmayı istedim.

Hiç beklemediğim bir anda hzıla suyu avuçladı ve içti.

Önce yüzünde ekşi bir ifade belirdi, ayağa kalklamaya yeltendi ancak yapamadı, hemen uzanıp onu düşmekten kurtardım. Başını ellerime yasladı ve gülümsemeye başladı. Bir anda önce akan acı su sonra da kubbenin üzerindeki kristaller bembeyaz parlamaya başladı.

Hayretle onları seyretmeye başladım.

Kubbedeki her bir kristal yüzeyin üzerinde küçüğümün farklı bir yaş dönemi beliriyordu. Küçüğüm kiminde oyun oynuyor kiminde okuluna gidiyrodu. Bazı kristaller ise onun yetişkinliğini gösteriyordu, bu kristallerin kiminde küçüğüm büyüyor ve kızıyla ilgileniyordu; kiminde ise  sevdiği adamın kolunda yürüyordu.

Kubbede binlerce kristal aydınlanmıştı ve her birinde küçüğüm yaşıyordu.

Yüzümdeki şaşkınlık ve sevinçle kafamı eğdim ve küçüğüme baktım, gülüyordu.

Gülüyor ve eriyordu.

İçtiği köpüklü su gibi suya dönüşüyordu ve o suya dönüştükçe mağaradaki beyazlık yerini sarıya bırakıyordu. Sanki gün batımında gökten altın yağıyormuş gibi ortam gittikçe sıcak bir sarıya dönüyordu.

Bazen ruhlar kaybolur, bazense…

Küçüğüm ellerimin arasında köpürüyor ve acı suya akıyordu. Cümlesini bitiremeden tamamen suya dönüştü ve kubbedeki binlerce sarı kristalde belirdi. Mağarayı altın rengine bulayan kristallerde küçücük dişlerini çıkarmış gülümsüyordu.

…ruhlar kaybolmaz ancak giden ruhlar asla geri gelmez.

Mağara zemini acı sudan tuzlu suyla dönene kadar ağladım. Sonra ellerimi acı suya daldırdım ve yüzümü defalarca acı suyla yıkadım. Ruhlar bazen kayboluyordu ancak asla geri gelmiyordu.

Dışarıda hava soğuktu.

Kuşkonmazlardan birini ağzıma attım, tadı küçüğümün kokusu gibiydi, kalan birkaç taneyi ölene dek saklamak üzere elim cebimde nereye gittiğimi bilmeden saatlerce yürüdüm.

İçimde kaybolmaktan zerrece korku kalmamıştı.

Bir Noktanın Bir Doğruya Uzaklığı

Eylül 29, 2012 1 yorum

Şiddet ve kan yine kafamı çevirdiğim her yerde…

Ulusal ve uluslararası kan akıtma şenliklerinde yarışıyor gibiyiz.

Dünya ne zaman savaştan arındı ki…

Evet, sanırım bu zihniyetle asla da arınmayacak. Mevcut şiddet düzeninin yanı sıra son zamanlarda mide bulandırıcı bazı gelişmeleri de gözlemliyorum. Şiddet ve dehşet içeren olaylar sosyal medyada ilgi görmek amacıyla sıcağı sıcağına kaydedilip arkadaşlara servis ediliyor.

Yakınlardan bir örnek vermek gerekirse; http://www.haberturk.com/yasam/haber/757915-olu-cekiciler

Beton mikserinin altında kalan insan büyük ihtimalle kırmızı bir püreye döner. Bu kanlı görüntüyü çekmenin olası ilk sebebi ölü sevici olmaktır. Orada bunu yapanların bir kısmını bu hastalıktan eleyelim, geri kalanı orada ne b.k yemeye görüntü almaya çalışıyor?

Anlamak çok zor, ancak tahmin yürütülebilir…

Gelelim vahşet görüntülerinin internet üzerinden pazarlanmasının uluslararası boyutuna…

Malzeme bol… Savaş, isyan, protesto, cinayet…

Ancak bu pazarlanma sırasında oldukça tiksindirici bir yöntem izleniyor. Kan ve cinsellik (ki aslında burada yer alan salt porno) iç içe sunuluyor. O tip  bir siteden örnek görüntü;

 

 

Görüntü aldığım sayfadaki videoyu izlemedim ancak o siteden birkaç video izledim. Hepsi de idda ettiği oranda vahşet görüntüleri içeriyordu ve bütün o et – kemik yığınının yanında porno videoları yer alıyordu.

Önce beyaz bir gencin çaresizce dayak yerken çenesinin kırılma videosunu izleyelim, sonra da bir kadının kendini tatmin etmesini izleriz, sonra Afgan polisinin RPG ile parçalanışını, sonra…

Yeri gelmişken belirteyim Alexa’ya göre bu sitenin günlük ziyaretçi sayısı 17,618…

Doğru İşler – Yanlış İşler

Bir noktada bu tip şeyler arz-talep meselesi. Belki de insanların korkuya ihtiyaç duydukları gibi dehşete, vahşete, kan ile cinselliği yan yana görmeye de ihtiyacı vardır.

Günlük hayatta karşılaştığımız fizyolojik  davranışların çoğu paleontolojik inceleme ile daha anlamlı hâle gelebilir. Buna basit bir örnek olarak korktuğunuzda ellerimizin terlemesi gösterilebilir, eskiden yâni bizler Homo antecessor  – Homo rudolfensis aralığındayken yaşamak için orman tavanını kullanıyorduk ve ellerimizin korktuğunda terlemesi  dallardan dallara atlarken ağaçlarda kaçışı kolaylaştıracak bir özellikti ancak Homo sapiens  orman tabanına inince bu özelliğin pek bir işlevi kalmadı.

Erkek aslan rakibini parçalar, yüzünde ve vücüdundaki yaralardan akan kana aldırmadan uğruna savaştığı dişiyi altına alır ve genlerini bir sonraki nesile aktarmak için vakit kaybetmeden çalışmalara başlar.

Belki de bu noktadan yola çıkarsak kitlesel davranışlar daha anlaşılır olacak. Ben, temelinde insanoğlu iyi veya kötüdür demiyorum zira iyi ve kötü diye bir şey sadece modern çağın ürettiği para gibi bir kavramdır.

Davranışların temelinde iyi veya kötü kavramları olmaz, davranışlar gerekli veya gereksizdir ve bunun sonucunda yararlı veya faydasızdırlar. Belki de geçmişte rakibini parçaladığı gibi dişisiyle çiftleşmeyen proailurus olmasaydı bugün kedigiller olmayacaktı. Bu açıdan bakıldığında eğer bizlerin de ataları aynı zorunlulukla çiftleştiyse, şiddet ve cinselliğin insan doğasında neden bu kadar  iç içe geçmiş olduğu daha anlaşılır hâle gelecektir.

Belki de vahşete bu kadar meraklı oluşumuz ile bugün hayatta oluşumuz arasında doğrudan bir bağ vardır ve modern hayatın kabul ettiği doğru ile insan bu yüzden bu kadar uzaktır. Belki de modern insan, uygarlık sınırları içinde yeterince vahşi olamadığı için bu kadar mutsuzdur ve uygar toplumun ona sunduğu sex imkânlarından sonra geri kalan vahşet kısmını tamamlamak için bu tür medyatik vahşete meraklıdır.

Belki, belki…

 

Kategoriler:Hayat Etiketler:

Cinci Denemeci

Nisan 5, 2012 2 yorum

Yine yoğun zamanlar, yine ciddi meşguliyetler vs…

Ancak internet hayatın önemli bir parçası olmuş, ne kadar meşgul olursanız olun açıp da iki dakika bakınıyorsunuz. İşte o bakınmaların birinde gözüm kaydı bir reklama;

Sevdiğini Kendine Bağlama Gideni Geri Getirme 7 Günde Kesin Sonuç

Altında da kahverengi filtreden geçirilmiş sakallı bir “hoce”, başını öne eğmiş, tip tip yere bakıyor.

Dayanamadım tıkladım reklama, içinde saçma sapan başlıkların bulunduğu bir site karşıladı beni, rastgele bir başlığa tıkladım.

Konumuz cin çarpmasının belirtileri… Amcamız kendince belirtileri sıralamış madde madde, birkaç tanesi üzerinden örnek vermek istiyorum;

10 – Akşam yatağına yattığında uyuyamama sağa sola dönüp durma, sabaha karşı uykuya dalma, sabahları da uyanıp kalkamama hali..

Ortada ciddi bir sorun varken hangimiz bunu yaşamıyoruz ki? Hepimize cin mi girmiş olur “hoce”?

11 – Kasıklarda ağrı yada şişkinlik..

Zamanında varikosel ameliyatı olmuş biriyim, anlaşılan benim ürolog mikrocerrahi yöntemi ile testislerimden cin çıkartmış da ben öyle kurtulmuşum bu şikayetlerden! Bilsem o kadar ameliyat parası, ağrısı, sıkıntısı diye uğraşmaz direk “hocenin” tedavisine başlardım!

13 – Vesvese halleri… Mesela; bazıları evden dışarı çıkıp içeri girse elbisesinin hatta tüm bedenlerinin kirlendiği hissine kapılarak elbiselerini değiştirirler ve banyo yaparlar… Bazılarının derdi problemi de su ile; devamlı banyo yapmak isterler saatlerce banyoda kalırlar, saatlerce ellerini yıkarlar.

Sanırım en az televizyon izleyenimiz bile televizyona çıkan psikolog veya psikiyatırlardan bu belirtilerin takıntılarla ilgili olduğunu duymuştur. Arama motorunun markası farketmeksizin “temizlik takıntısı” kelimeleri ile arama yaparsanız bu konunun anlatıldığı onlarca psikoloji forumu bulursunuz. Hatta bazılarında hastalar ilaç tavsiyelerinde bile bulumuşlar.

Şimdi gelelim en can alıcı kısma;

Kadın cinden hamile kaldığı zaman ; “Seni kim hamile bıraktı?”, “Bu çocuğun babası kim?”, diye sorulduğunda “Cin” diye cevap verecektir. Buda müslümanlar arasında fesada sebep olur. İslam’da fesat alıp yürür. Dedikodulara sebep olur.

Ne güzel bir karavan… Ensest tecavaüzler, çocuk tecavüzleri, tecavüzler, istismarlar… Daha adını sayamayacağım onlarca kötülük saklanıyor bu karavanın arkasında… Önünde de kimi bilmeyerek; cehaletten, kimi farkında olarak ama ses çıkartamayarak, kimisi ise bu karavanı kurarak cin oyunu oynuyor.

Üstelik bu oyunu oynayanlar öyle çok acayip yerlerde yaşamıyor. Tanımadığımız insanlar da değil bunlar.

Evinde kavganın, gürültünün, dayağın eksik olmadığı, küçük çocukları  gece uykularından sıçrayrak uyanınca da çocuğa okuması için  etrafa mağdur ve mağrur halleri ile tanıdık hoca soran insanlar biliyorum.

Ve ne kadar kendime engel olmaya çalışsam da hepsinden nefret ediyorum.

Nefret ediyorum çünkü tüm bu saçmalıklarına rağmen toplumda çoğunluk sahibi kesim onlar. Çoğunluğun azınlığa istediğini yaptırma hakkını demokrasi zannederek hergün hayatıma tecavüz ediyorlar.

Nefret ediyorum çünkü bu tip zırvaları kullanarak sapıklıklarını, yalanlarını, zalimliklerini ve  zaaflarını toplumsallaştırıyorlar. 21. yüzyılda 12 yaşındaki kız çocuğunu 3. kuma olarak babasından büyük adamlara gelin diye satan ve satın alanların hepsi dindar insanlardır. Bir tanesi bile ateist değildir ki olamaz da zaten, olursa karavan ortadan kalkar.

Nefret ediyorum çünkü  bu saçmalıklar nedeniyle hep ezilen kesimi oynuyorlar, hep gariban, hep mağdur, hep fakir onlar. Ama her bayram hayvanları katleder ve 1 gramını kimseye dağıtmadan kavurma yapıp derin dondurucularına saklarlar. Adı ibadet olur bu vahşetin.

Nefret ediyorum çünkü hep gerici oluyorlar. Ağızlarından “ceddimiz, ecdadımız” kelimeleri düşmez, işlerine gelmeyen yeni ne varsa size ağızlarını doldura doldura bunu söylerler ancak toplu taşıma araçlarında yaşlılar için ayrılan koltuklardan bile kalkıp o insanlara yer vermezler. Otobüste, yaşlı amcaların/teyzelrin titreyerek önlerinde ayakta beklediği, ellerindeki dini kitaplarına gömülüp  o yaşlılara yer vermeyen türbanlı kızlardan oluşan koca bir fotoğraf albümü yapabilirim.

Nefret ediyorum… Çünkü nefret etmem için daha en az yüzlerce sebep sayabilirim.

Yüzlerce sebep sayabilirim ancak tüm bunlar aslında cehaletten, yobazlıktan, bilmemezlikten kaynaklanmaz.

Asıl sorun insanların ilk başta kendilerine  dürüst olmamasıdır. Kendisine dürüst olmayan bir insan çevresindeki herkese yalan söylüyor demektir. 

Bu yalanlara bir karavan lazım, hadi cin hikayeleri uyduralım, büyüklere masallar anlatalım, onları sormamaya, eleştirmemeye, biyat etmeye koşullandıralım. Bu sayede tüm pisliklerimizi bir karavanın arkasından geçirebilelim, karavanın önünde cin oyunları olsun.

Toplumsal olarak içimize cin girdiğine inanıyorum. Ama hocanınkinin aksine bu cin kasıklarda ağrıya veya sabaha karşı uyuyakalarak erken uyanamamaya neden olmuyor. 

Hertürlü pisliği yapıp suratta mağdur ve mağrur bir ifade oluşmasına neden oluyor. Toplu taşıma araçlarına binerken duyuyorum bazen bu cinin sesini, herkesin duyabileceği “pisssmillah” diye fısıltı çkartıyor kurbanlarına veya metroda aceleyle bir yere yetişmeye çalışırken imamın bet sesi eşliğinde yolumu kesen yüzlerce insanın ayak kokusu olarak alıyorum cinin kokusunu.  Hem 3-5 dakika koku almamama hem de geç kalmama neden oluyor bu cin. 

Gördüğünüz üzere çok kötü bir cin bu. Sosyal hayatı cehenneme çeviriyor.

Ancak bu cini çıkartması da çok kolay.

Her  şey kendine karşı dürüst olmakla başlıyor. Yapamazsanız ben bu sakallı “hocelerin” aksine para almadan bu işe yardımcı oluyorum. 

Ancaaaak… Tek bir şartım var,  kendine karşı dürüst olmayan insanların  karşısında dürüst birini gördüğünde oluşacak kırgınlıkları  bir tarafa bırakacağını kabul ederse onlara yardımcı olacağım.

Bunu kabul ediyorsanız buyrun gelin. 

Her Şey İnsanlar İçin

Mart 25, 2012 2 yorum

Her şey insanlar için; iyisiyle kötüsüyle…

Mesela…

Hava, Ankara şartlarına göre gayet iyi, saat 21:30 suları, yarına yetiştirmem gereken bir veri tabanı zımbırtısı var, tasarımı da içinin bir kısmını doldurmak da bana ait. Tablolar, tablolar, çizimler, çizimler… Vakti zamanında; Ankara’ya  ikinci büyük kar yağışı düşerken bu işin sorumlularının duyabileceği bir yerde  “F*ck the databases” diyip gece 11’de dışarı çıkıp sabaha karşı 3’te eve girmişliğim var, yani alışkın bu zihin bir şeyleri erteleyebilmeye… 

Haydi o zaman, telefonu da şarjda bırakıp Göksu’ya! Saat tuttum, yürüyerek parka 20 dk. içinde varabiliyorum.

Göksu dediğim Ankara’da en sevdiğim parklardan biri… Malum Ankara deniz fakiri bir yer, hoş büyüdüğüm yer de öyle, o yüzden rıhtım tarzı yerler ve suyun verdiği o serinlik hissi benim için hep güzel şeyler ifade ediyor. Bir de baharın başlamasıyla birlikte iyice doğa da uyanmaya başlamış, kimi uyuyan, kimi karşı cinse kur yapan, kimi öylece suda dolaşan o minnoş ördekler ve diğer su kuşları iyice büyütüyor yüzümdeki tebessümü… Onları izleye izleye, bazen durup onlarla konuşarak bazen benden kaçışlarına ve dönüp o masum bakışlarıyla beni süzmelerine gülerek  yoluma devam ediyorum.

Bu saatte artık ergen apaçiler olmaz, yürürken karşıma çoğunlukla çiftler ve çocuklu aileler çıkıyor. Küçük çocukların orada bulunmaktan dolayı benimle aynı heyecanı paylaşmaları ve gülümsemeleri daha da mutlu ediyor beni. Aynı tebessümü paylaşarak ilerliyorum yoluma. Arada bir de sevgililerin rağbet ettiği kafelere bakıyorum, tenteli salıncaklar cam kenarlarına sıralanmış, içleri dolu, sevgililer sokulmuş battaniyenin altına, kiminin önünde semaver, kiminde nargile… Rüzgarla birlikte hafif hafif sallanıyorlar.

Ah şu zaman sıkıntısı yok mu… 

Olsun, her şey insanlar için… İyice not alıyorum mekanları kafama, üstelik gelcek ayın ortalarına doğru bir değerli kadın daha girecek 1 haftalığına hayatıma, canım kız kardeşim beni ziyarete gelecek! Onun için de bakınıyorum etrafa ve çiftlere içimden iyi bir gece dileyip yoluma devam ediyorum.

Parkta raylı kızak, su bisikletleri, go-kart araçları falan var, fiyatlar abartılı değil,  bu  Ankara için alışıldık bir durum da değil . Bilen bilir, hiç sevmem ne Ankara’yı ne de Angaralıları… 

Hava iyi dediysem de en fazla 5 °C. Gölün çevresini 1-2 mola vererek tamamlıyorum, artık dönüş vakti. 

Parka giderken yol üstünde,karakolun yanında, burnuma takılan bir dürümcü vardı, hazır 30/32 beden pantolona tekrar girebiliyorken gidip biraz oburluk yapalım. Hem benim gibi et seven bir yârim var, olur da vakit bulabilirse burası işer yaraybilir,  mekanı denemek lazım; bir bahane daha çıktı oburluğa…

Mekan dediğim sobayla ısıtılan küçük bir dürümcü. İçeri girip sobanın yamacında bir yere pusuyorum, çalışanlar gece iş yapmaya alışık olduğu için samimi ve saygılı, deeneme maksadıyla çeyrek kokoreç söylüyorum, servis biraz yavaş, daha kokoreç gelmeden masama bir  adam izin isteyip misafir oluyor, suratı Squitword’da benziyor, gülümseyip kabul ediyorum, havadan sudan sohbete başlıyoruz. 

Adam boşanalı 1 hafta olmuş, diyor “bekarlık sultanlıktır, her gece çıkıp bekarlığımı kutluyorum“, gülümseyip soruyorum, çorap yıkayan sultan olur mu diye…  Gülümsüyor.

Kokoreçimi ondan önce bitirip sultana iyi geceler diliyorum, keyfim yerinde, bizim içten garsona da az bir miktar bahşiş bırakıyorum, onun da keyfi yerine geliyor ve hevesle ceketimi hazırlıyor.

Sobadan da iyice ısınmış tenim soğukla güzel bir ürperiyor ama her şey insanlar için dedik ya, iyisiyle kötüsüyle…

Adımlarımı hızlandırıp eve çıkan sokağın kavşağından evin çevresindeki parka giriyorum, bahar geliyor ya kamelyalar o saatte bile dolu. Yol üzerinde gençlerin sesini duyuyorum. Güzelce eğleniyorlar. Uzaktan seçebildiğim 5-6 genç var, şişe seslerinden de anladığım üzere belliki alkol da alıyorlar. Ancak gayet güzel eğleniyorlar. Büyüdüğüm yer için pek de alışık olmadığım şeyler bunlar, kıymetini bilmek, bildirmek lazım…

Oturdukları yere gidiyorum, içten bir “iyi geceler gençler, her şey iyidir umarım”la giriş yapıyorum, bir anda beni görünce önce bir duraksıyorlar. 

Daha lise döneminin ilk zamanlarında torpil almaya gittiğimiz bakkal emmi beni polis sanmıştı da bana “torpilimiz yok abi, biz öyle şeyler satmayız” demişti, kuzenlerle sabittir bu olay. O yüzden bu gençlerin suskunlukları normal geliyor. Küçük duraksamadan sonra gülümsememi ve ses tonumu da dikkate alarak yavaş yavaş konuşmaya başlıyorlar,  bira şişeleri tekrar ortaya çıkıyor. Üç beş laf ediyoruz, yaşları farklı olsa da hepsi liseye giden gençler bunlar. Vermek istediğim mesajı “ siz eğleniyorsanız herkes de eğlenebilmeli” babında bir cümleyle anlatıyorum, bir kaçı cevap veriyor, zaten hemen şu binalarda oturuyoruz, dikkat ederiz tarzında bir şeyleri hep birlikte söylüyorlar. İyi niyet dilekleriyle ayrılıyorum onlardan. 

Eve az kaldı ancak kokoreçin üstüne bir de bu gencolarda bira da gördükten sonra canım iyice bira çekiyor. Sola sapıp alışveriş merkezine yol alıyorum. Merkezde 2 tane alkollü içecek satan mekan var. Biri diğerine göre daha büyük ve biraz daha ucuz, küçük olana doğru meylediyorum. Vakti zamanında bir şarap mantarı açamama krizi sırasında yanına gittiğim bu kırmızı suratlı şarapçı abi bana güzel bir tribişon  hediye etmişti. 

Tanesine 25 krş fazla vererek alıyorum biraları.  Şaraptan kızarmış gözlerle gülümsüyor tribişoncu abi, tam ayrılırken ağız alışkanlığıyla adama hayırlı işler diliyorum… Bozuntuya vermeden içten bir eyvallah duyuyorum arkamı dönerken, bu ironi daha da keyfilendiriyor beni.

Ev benim onu bıraktığım kadar yalnız. Karanlıkta beni beklemeye aldığım bilgisayarın ve modemin yanıp sönen ışıkları karşılıyor. Başımla onlara bir selam çakıp eve giriyorum. Veri tabanı zımbırtısı tıpkı bıraktığım gibi, keşke başına bir şey gelmiş olsaydı da işi bırakmaya bahanem olsaydı…

 Bu gece uzun olacak, bazı insanların aksine benim alkol alınca uykum kaçıyor. Biralara bakıyorum, bir de ekrana bakıyorum, bu geceyi de hesaba katarsak az almışım sanki… Ancak düşününce aklıma geliyor, zamanında yâr için aldığım ancak bitiremediğimiz; bu gidişle de sanki  hiç bitiremeyeceğimiz bir şişe şarap daha var. 

Ne diyorum sabahtan beri? Her şey insanlar için; iyisiyle kötüsüyle… 

Bekar Erkeğin Ev Mesaisi-Yemek Yapmak

Mart 17, 2012 14 yorum

Şimdiye kadar kime güzel kuru fasülye ve pilav yapabiliyorum desem çok şaşırdı, aslında yapılması çok kolay bir yemek; ben de yemeği yaparken bir yandan da süreci ve malzemeleri fotoğrafladım. 🙂

Malzemeler: 1,5 su bardağı kuru fasülye, 300 gr dana kuşbaşı, 2 bardak pirinç, 2 soğan. (Görseller yüksek çözünürlüktedir, yavaş internet hızı için açmayı önermiyorum.)

Öncelikle fasülyeyi geceden ıslatın, fasülye geç pişen bir yemektir, suda bekletirseniz çok daha kısa sürede pişecektir. Bu yemek için ben fasülyeyi 7 saat suda beklettim, daha fazla bekletmeyin yoksa pişirdikten sonra fasülyeler dağılır.

Pişirme işlemine etle başlayın, dana eti zor pişer, çok güzel bir tadı vardır ancak lezzetini ortaya çıkartmak tecrübe ve teknik ister. Bunun için öncelikle taze ve ez yağlı et almanızı öneriyorum, şayet et yemeklerini seviyorsanız kasapla bir ahbaplık kurmanın  da yollarına bakın. 🙂 Eti tencereye boşaltmadan önce aldığınız etin büyüklüğünü bir de siz kontrol edin , arada tam kesilmemiş etler kalabiliyor. Kontrol işlemi tamamlandıktan sonra eti düdüklü tencereye boşaltın ve yarım çay bardağı yağı üzerine döküp  iyice karıştırın ve üzerine bir tutam kırmızı biber ekleyin. Bu aşamada sakın tuz katmayın!

 Ete bu aşamada tuz katarsanız o tuz etin suyunu emer ve et lastik gibi olur. Pul biberse yağlıdır, etin üstünde eriyerek etin mühürlenmesine yardımcı olur. Miktar olarak benim yukarıda kattığım biberden çok daha fazlasını koyabilirsiniz. Bunun dışında kuru soğan bu aşamada da eklenebilir ancak ben soğanı 2 kere pişirip kaybetmek yerine tek seferde  iri iri pişirip karamelize bir tat elde etmeyi seviyorum. Pul biberi de ete iyice yaydıktan sonra eti orta göz-kısık ateşte pişirmeye başlayın. 5-6 dk.’da bir eti karıştırın, et gittikçe suyunu bırakmaya başlayacaktır.

Et suyunu bırakıyor!

 Gördüğünüz gibi eti doğru aralıklarla karıştırmak çok önemlidir, eğer etin başından uzun süre ayrılırsanız etin bir kısmı çiğ kalırken diğer kısmı yanabilir. Et yaklaşık 10-12 dk. içinde suyunu bırakıp tekrar çekecektir. Ben etin daha yoğun bir tadı olmasını istediğim için et suyunu tam çekmeden üzerine su ekliyorum ve bir küçük kaşık tuz da serptikten sonra tencerenin kapağı çizgi şeklinde aralık kalacak şekilde kapatıp eti kaynatmaya başlıyorum.

 Görüldüğü gibi düdüklü mekanizmasını çalıştırmıyorum, buharın çıkabileceği küçük bir aralık bırakıyorum ki et suyu çok köpürüp eti lapalaştırmasın. Ben 300 gr. et için 3 çay bardağı su ekledim, su çok olsun ama az olmasın yoksa et pişmeden yanar. Çok gelen suyu kapağı açarak da kolayca tahliye edebilirsiniz. Bu arada tencerenin üzerinde kalan su lekeleri benim suçum değil, makine böyle yıkıyor. 🙂

Herneyse et bu şekilde 15-20 dk. pişecektir, ara ara durumunu kontrol etmek gerekir. Bunun dışında ben bu aşamda pilav yapmaya başlıyorum ancak siz acemiyseniz yemekleri teker teker pişirin. Ve yemeğe pilav yapmaktan başlayın zira pilavın nemini çekmesi için dinlendirilmesi gerekir. Eti arada bir  kontrol etmek kaydıyla pirinci yıkayarak işe başlıyoruz, bunun için malzemelerde verdiğim görselde yer alan bir süzgeç gerekir, güzel pilav yapmanın birkaç ufak püf noktası vardır, biri de üzerindeki nişastadan kurtulabilmektir. Çünkü nişasta pirinci yağda kavururken pirincin üzerinde yanarak hem kötü bir tat yaratır hem de onu hapsederek az su çekmesine neden olur. 2 su bardağı pirinci yıkadıktan sonra teflon tencereye şu boyutta bir parça yağ ekliyoruz, ben “teremyağ”adında bir yağ kullanıyorum ama margarinin markası o kadar da önemli değil, yeter ki sıvı yağ koymayın! Yağ eriyip hafifçe kızdıktan sonra içine arpa ekliyorum. Pişirmesi çok zor bir şeydir bu arpa, ya çiğ kalır ya da yanar, göz kararı şu seviyede pirinci eklemeye başlayın.

Şimdi pirinci de ekleyip karıştırmaya başladıktan sonra ikinci püf noktaya geliyoruz. Pirinci uzun uzun küçük gözde kavurmak gerekiyor.Ben sarımtırak olana kadar yağda kavuruyorum. Bu sırada bir de soğan işine başlamak gerekiyor zira et suyunun yavaş yavaş suyuna geliyor. Daha önce de belirttiğim üzere ben etle birlikte soğanın karamelize tadını seviyorum, bunun için işin birkaç püf noktası var, malzemelerde farkettiyseniz orada 2 farklı renkte soğan duruyor, o sğanlardan beyaz olan çok acı, mor ise tatlı soğandır, karışımında orta yolu buluyorlar. Şimdi karamelize tat elde etmenin en önemli kısmı soğanların boyutudur. Soğanı şu boyutta doğrarsanız dediğim tat ortaya çıkacaktır. Farkındayım biraz büyük gibi görünüyor ancak düdüklüde piştikten sonra en büyük parçası bile saydamlaşacaktır. Daha küçük doğrarsanız kaybolur giderler. Bu arada et suyunu çektikten sonra tam olarak şu kurulukta görünecektir, korkmayın.

Bu noktadan sonra eti ve pilavı kısa aralıklarla çevirin, soğan kısa sürede suyunu bırakacaktır. İşte be bu aşamda salça katmayı uygun buluyorum zira salça o sıcak suda çok güzel bir kıvamda yayılıyor. Ben yemeğe çok az tuz katacağım için salçanın miktarını biraz fazla koyacağım, orada görülen kavanozların biri domates diğeri ise biber salçasıdır ve ikisi de ev yapımıdır. 🙂 Ben domates salçası ağırlıklı bir karışım ekliyorum. Bu sırada pirinci kavurmaya başlayalı aradan yaklaşık 20 dk. geçti ve sık sık çevirdim. Artık 4 su bardağı su ve 3 küçük kaşık tuz ekleyip kaynatmaya başlayabilirim.

Her ne kadar salçayı sulu bir ortama koymuş da olsak salça pişirilmesi çok zor bir şeydir. Sürekli karıştırmak ve kokusundan kıvamına geldiğini anlayabilmek gerekir. Şayet kullandığınız soğan az su bırakırsa tencereye bir yemek kaşığı su ekleyebilirsiniz. Salçanın da kıvama geldiğine kanaat getirdikten sonra fasülyeyi süzüp tencereye ekliyoruz ve fasülyelerin tümü salçaya iyice bulanana kadar tencereyi karıştırıyoruz. Şimdi bir püf noktası daha açıklayayım, yemeği pişirmeye başlamadan önce yarım çay bardağı suyu tencereye ekleyin ve yaklaşık 7 dk boyunca ara ara karıştırın. Bu yaptığınız şey yemek için ön pişirme işlevi sağlamış olacaktır ve yemeğin daha lezzetli olmasını sağlayacaktır. Eklediğiniz su bittikten sonra 4 su bardağı suyu yemeğe ekliyoruz ve malzemelerin üzeri suyla kapanıyor.

 Son olarak baharat ve tuzunu da ekleyip kapağını kapatabiliriz. Ben çok tuzlu sevmediğim ve zaten bolca  salça kattığım için sadece iki küçük kaşık tuz serpiştiriyorum. Artık pişmeye hazır. Düdüklü tencere “fıssss” sesini çıkarttıktan sonra 15 dk. pişmeye devam edecek, bir yandan da pilav pişiyor. Şimdi yemekle birlikte yenebilecek şeyleri hazırlamak için boş vakit doğdu. Ben yemeğin yanına roka çıkaracağım ve her ne kadar yemeğe soğan koyduysak da kurunun yanında kuru yemeden olmaz. 🙂 Rokaları büyük bir kabın içinde soğuk suda bekletin, köklerinde kalan çamur dibe çökecektir, daha sonra bu suyu süzmeden rokaları demet demet alıp kökleri yukarıda kalacak şekilde bir daha suya tutun ve iyice ovalayıp bu iş için ayırdığınız bir süzgece aktarın. Süzgeçte tazyikli suyla bir daha yıkayın ve artık işlem görmeye hazır.  Soğanı, rokayı ve limonu doğrayıp saklama kabına koyabilirsiniz.

Sevgili hediyesi olan bu işlevsel kaplar gerçekten de içine konulan şeyleri uzun bir süre taze tutabiliyor. İlk denememi maydonozla yapmış ve 2 hafta taze kaldığına şahit olunca inanamamıştım. Bu kap sayesinde hızlı bir şekilde yemeğin yanına bunları çıkartabilir ve menünüzü zenginleştirebilirsiniz. Bu kapların bir özelliği de mikrodalga fırınlarda kullanılabiliyor olmasıdır. Açıkçası kapları ilk gördüğümde “bunlar ne işe yarayacak ve  nereye koyacağım?” diye düşünmüştüm ancak çok işime yaradılar,  birkez daha buradan teşekkürlerimi ileteyim. 🙂

Şimdi biz rokayı, soğanı hazırlarken pilav artık oldu. Bunu tencereye bakıp yüzeyde gördüğümüz küçük ve kuru deliklerden ve kulağınızı yaklaştırdığınızda duyabileceğiniz hafif bir “cıssss” sesinden anlayabilirsiniz.  Ben hep bu şekilde pilav yaptım o yüzden süre veremiyorum. Şimdi gelelim lezzetli ve kıvamında pilav yapmanın son püf noktasına, kağıt havlu olur, normal havlu olur, hiç farketmez,tencereyi ateşten aldıktan sonra şu şekilde bir yerleştime yapın ve en az 15 dakika o şekilde kalmasını sağlayın. Pilavın lapa olmasını engelleyecektir.

Veee fasülye de belirttiğim süre içinde piştikten sonra yemek artık servise hazır, işte yemeğin son hali;

Yemeğin tadı nasıl oldu diye soracak olursanız, kendim yaptım diye demiyorum ancak gerçekten çok lezzetliydi. 🙂 Umarım sizin yemeğiniz de güzel olur, yardım isterseniz memnuniyetle yardımcı olmaya çalışırım, kolay gelsin. 🙂